• BIST 107.700
  • Altın 143,977
  • Dolar 3,5286
  • Euro 4,1426

    Churchill’in Üretim Araçları ve “Türkiye’deki Sol”

    18.08.2014 15:21
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Samuel Johnson’ın; “Çapsız ve seviyesiz insanların son sığınağı, ‘vatanseverlik’tir” cümlesine karşın, Oscar Wilde'de; "Vatanseverlik, vatan hainlerinin son sığınağıdır" aforizmasını da hatırlatan bu söz, ilginç bir tespit olarak zihinlere kazınmıştı.

    Bu tespit, örneğin; “Susurluk Skandalı”nın patlak verdiği günlerde devlet için kurşun atan, katliam yapan, kumarhane açan ve işleten, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan, haraç alan ve kendilerini ‘vatansever(!) olarak payelendirdikleri kişiler ve benzerleri için söylenmiştir şüphesiz.

    Stanislav Lem ise konuyu noktalamıştı: “Kahramanlar ve vatanseverler, becerileriyle ve meslekleriyle ancak vardır.”

    ***

    T.C.’nin en karanlık dönemlerinden olan 90’lı yıllardı. Başbakan Erdoğan’ın, kendisine oy verme özgürlüğünü elinden aldığını iddia eden ve Türk Medyasının küçük ruhlu büyük çocuğu Ertuğrul Özkök’ün de aralarında olduğu medya patronlarının, Rodos adasında; “bol şaraplı-etli ve kahkahalı” bir akşam yemeğinde, batı profilli olmasına özen gösterilen, mavi gözlü, sarı saçlı ve ceylan gözlü bir dilberin başbakan seçildiği ve parlamentonun da üst düzey genelkurmay ve emniyet kadrolarından emekli ettikleri “gestapo şefleriyle” daha da aktifleştirip, 17 bin 500 faili meçhul cinayetlerle, Türkiye’nin, 28 Şubat ve ardından 2001 krizine taşındığı ve yabancı gizli servislerin Türkiye’de cirit attığı günlerdi o günler.

    ***

    O zaman sizlere, “kilit-şifre çözücü” özelliğe sahip, o yıllarda yaşanan gerçek bir olaydan ve gerçek vatansever olan iki kişiden bahsedeyim; biri meçhul bir suikast sonucu öldürülen Merhum gazeteci Uğur Mumcu, diğeri de Güneydoğu Bölgesinin üç ilinden sorumlu bir asker olan J.Albay Durmuş Coşkun Kıvrak.

    ***

    Uğur Mumcu; gazeteciliğin yanında, önemli bir araştırma ve inceleme raportörüydü de aynı zamanda. Özellikle PKK ve Hizbullah gibi terör örgütlerinin “oligarşik” devletle olan ilişkileri üzerinde yaptığı araştırmalar, kendisini, Türkiye’de gerçekleştirilen bazı büyük operasyonlarda, örneğin; “Mossad” gibi yabancı gizli servislerin rollerinin olduğu karanlık bir dünyanın dehlizlerinde buldu.

    ***

    Yıl 1991, yer Makine Kimya Endüstrisi.

    MKE yetkililerinden devletin, yani TSK’nın envanterine kayıtlı ve sayıları 100 binin üzerinde olan silahların, seri numaralarının “çok gizli” yürütülecek bir işlemle silinmesi istenir. Rutin bir emir olmadığından yetkililer afallar ve emir tekrarı isterler. Gelen ikinci bir emrin ardından, birkaç gün süren bir uğraş sonucu silahlar hazırlanır. Ardından; “Ben JİTEM komutanıyım, silahları ve size gelen yazılı emri almaya geldim” diyen bir yetkili, kendisine tahsis edilen araçlarla dediklerini alır ve MKE’den ayrılır.

    ***

    Birkaç gün sonra Kuzey Irak sınırındayız ve 700 kadar PKK militanı, J.Albay Kıvrak komutasındaki kuvvetlerce sarılmış ve kaçacak delik bırakılmamıştır. Anında Ankara bağlantılı bir telsiz emri gelir; “geri çekilin” diye. Beyninden vurulmuşa dönen Albay, belki de ilk kez bir emre itiraz ediyor, ancak emir aynı tekrarlanıyordu ve öyle de yapıldı.

    ***

    Ama bir sonraki gece, Albay Kıvrak’a gelen gizli bir dosya, bir gün önce “geri çekilin” emrinin nedenlerini kavramasına yol açtı. Gelen dosya emri gereği, sınırdan kamyonlarla silah sevkiyatı yapılıyordu. Dosyayı incelediğinde sınır çatışmasında geçirdiği şokun nedenini şimdi anlamıştı. Söz konusu gizli dosya, daha önce MKE yetkililerine giden yazılı emirler dosyasıydı.

    Dosyanın fotokopisini çekti ve gazeteci Uğur Mumcu’ya gönderdi; önemine binaen kişiye özel ve taahhütlü şekliyle. Gidebileceği, ya da ulaşabileceği başka güvenli bir kapı görmüyordu.

    ***

    23 Ocak 1993, Albay Kıvrak ısrarla Uğur Mumcu’yu arıyor, ama bir türlü ulaşamıyor. Çalıştığı gazeteye ya da sekreterine notlar bırakıyor; “Hayati bir konu, onu mutlaka benimle görüştürmelisiniz” derse de başaramaz.

    O sıralar dosya Uğur Mumcu’ya ulaşmış olmalı ki, o da Türki Cumhuriyetleri ziyaretlerinde olan Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın dönüşünü beklemektedir.

    Çünkü onun da gidebileceği başka güvenirli bir kapı yoktur.

    ***

    Ancak her ikisi de gerçekleşmez, 24 Ocak günü Uğur Mumcu otomobilinin marşına basar ve paramparça olur.

    Cumhurbaşkanı Özal’ı ise döndüğünde, kendisini o “makûs sonu” beklemektedir.

    ***

    O Uğur Mumcu ki, “Kürt Sorunu” ile ilgili hazırladığı raporu, yine aynı sorun için Adnan Kahveci’yle görüşen dönemin Başbakanı Turgut Özal’a sunmak için kapısında yarım saat bekletilir, ancak bu bekleyiş başbakana iletilmez bile ve Uğur Mumcu’nun kendisini beklediğinden haberdar olmayan başbakan, bakanlar kurulu toplantısına katılmak için kendi özel kapıdan Adnan Kahveci’yle çıkar ve görüşme engellenir.

    Uğur Mumcu da tıpkı Abdi İpekçi gibi, üzerinde çalıştıkları ortak konu; mafya ve bağlantılarıyla ilgiliydi. Özellikle de “uluslararası silah kaçakçılığı” gibi…

    Turgut Özal’ın ilgilendiği alan ise; mafyanın yurt dışındaki “para hareketleri”ni mercek altına almaya yönelikti.

    Ve bu ikili hiçbir zaman bir araya getirilmedi.

    ***

    Konu, Araştırmacı yazar ve aynı zamanda hukukçu olan Gülçin Avşar’ın ayrıntılarıyla ele aldığı bir çalışma olup, TESEV yayınlarınca derlenen ve benzer olayları da içeren uzun bir metnin, sadece bir bölümünün özetidir. Merak edenler, bu geniş çaplı ve özenle hazırlanmış rapora ulaşabilirler.

    ***

    Cunta yanlılarının Uğur Mumcu gibi gazetecileri ne gerekçeyle sahiplendiklerini anlamakta güçlük çekilir. Son yıllarda iyice açığa çıkarılan devlet içi çeteleşmeyi sahiplenenler, gidip onlara oy verenler, aynı zamanda nasıl olur da onların kurbanı olan Uğur Mumcu’yu sahiplenir?

    Ve tabi aynı akıbetli benzerleri için de aynı durum söz konusu.

    Darbe ya da cunta yanlılarının Uğur Mumcu’yu sahiplenmesi; cumhuriyetçi laik kesimin, özellikle de “de-politize” olmuş 1980 sonrası kuşağın, askere güvenmeden kendi başına rejimin nasıl korunacağını bilmemesi ve öğrenmemesi şeklinde biçimlenen bir yanılgıdır.

    Üstelik Güldal Mumcu ki bilindiği gibi eşi olur, oligarşinin merkez partisinden “milletvekili” seçtirilip, TBMM Başkan Vekilliği bahşişiyle de taltif etmek, Uğur Mumcu’nun dirisine de, ölüsüne de en büyük hakarettir.

    Derin devlet çetesi ya da bir “gizli istihbarat örgütü” işi olduğu çok belliyken, insanların sokaklara çıkıp; “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye yürümesinin anlamı ne?

    Bunun laiklikle ne alakası var?

    Laikliği yıkmak isteyen bunu mu yapar?

    ***

    Şimdi de derin devlet unsurlarının strateji değiştirip, daha yutturulabilir “diktatör” ya da “hırsız” aforizmalarına taktılar.

    Bir diktatörün hırsızlık yaptığını ömrümde ilk kez bizim solculardan duydum.

    Diktatör zaten “erk”e, yani “güç”e sahiptir.

    Yani silaha, iktidara ve de aynı zamanda “para”ya da. Neden buna gerek duysun ki?

    Bu kadar “basit bir derinliğe” sahip olamayan birey, örgüt, parti anlayışı, evet; sağcı da olur, solcuda, ancak asla ne “demokrat” olur, ne de “vatansever.

    ***

     

    Bu nasıl “solculuk”, nasıl bir “demokratlık”, nasıl bir “vatanseverlik”tir ki; kendi devletinin bir kurumunda ve kendi envanterine kayıtlı ve “gerçek düşmana” karşı kullanılması gereken silahların “fark edilmemesi” için seri no’ları silinip, yine aynı devletin diğer bir kurumunu temsilen oluşturulan bir “ekip” tarafından götürülüp, terör örgütüne teslim eden bir zihniyeti, yapıyı, sistemi baş tacı eder.

    Ve bu durumu, gerçek iki vatanseverin fark etmesi sonucunda katlediliyorlarsa; ve de üstelik eminim, Uğur Mumcu’nun kemiklerini sızlatan, “masum” ama “kör” ya da “göremeyen” eşini, kendisini katledenlerin “onur kürsüsüne(!)” çıkartılıyorsa, bu mudur “sol”culuk, “demokrat”lık, veyahut “vatansever”lik”?

    ***

    Durum MHP için de geçerlidir.

    Giderek “seküler” bir milliyetçilik zeminine kayan ve oligarşik yapının müfrezeliğini yapan bir yapıya dönen ülkücü hareketin içinden, bu durumu fark edip, hiçbir gayri-meşru gücün korumacılığına şiddetle karşı çıkan Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibinin ayrışması, derin devleti bir kez daha harekete geçirdi ve haince tertiplenen bir operasyonla katledilenlerin listesine Yazıcıoğlu da eklendi.

    Bu durumu algılayamayan MHP kadrolarının, aynen CHP’de olduğu gibi, aynı güçler tarafından “çatı orkestrası” adı altında tertiplenen tuzağın içinde yerlerini aldılar.

    Ancak ne var ki, karşılarında usta bir “orkestra şefi” vardı ve muhteşem bir konserle dünya sahnesinde yerini aldı.

    ***

    Evet, bu “seküler ittifak”ın cevaplayacağı soru şudur; Burada hedef laiklik midir veyahut şeriat mı, ya da diktatör olduğu iddia edilen bir başbakanın yolsuzluğa karışması mı, yoksa uluslar arası silah tüccarlarıyla bütünleşen derin devlet, ya da “oligarşi” mi?

    Bakınız; dokuzuncu mağlubiyeti aldınız. Nedenini de cahil ya da eğitimsiz halka bağlıyorsunuz. O zaman Uğur Mumcu ve Albay Kıvrak birer cahil vatandaş mıydı?

    Veyahut Turgut Özal, Adnan Kahveci, Eşref Bitlis, Recep Yazıcıoğlu, Muhsin Yazıcıoğlu ve sayıları 17 bin 500’ü bulan faili meçhul cinayetlerle yaşamlarını yitiren bu “vatansever” ve “gerçek demokratlar” mıydı birer cahil vatandaş?

    ***

    1945’te, 2’nci Dünya Savaşı’nın sonunda; savaşı kazanmış olan İngiltere Başbakanı Winston Churchill, genel seçimlerde partisiyle birlikte düşürülmüş; seçimleri de, ana muhalefetteki İşçi Partisi kazanmıştı.
    İşçi Partisi’nin lideri Richard Attlee de, İngiltere Başbakanı olmuştu.
    İngiltere’nin parlamentosunun adı olan “Avam Kamarası”nın tuvaletindeki “pisuar”larda, yan yana düştü eski başbakanla, yeni başbakan.
    Churchill, sağına soluna bakmıyor, sadece önüne bakıyordu.
    Yeni Başbakan Attlee, Churchill’e bakarak:
    Ne o Sayın Churchill, selamın sabahın yok mu, küs müyüz?” diye sordu.
    Churchill de: “Kıyameti koparıyorsunuz; milletin üretim araçlarına el koyup, ‘kar’ını da emekçilere dağıtacağız, diye. Ne yapayım, ben de benimkini hemen saklamaya çalıştım seni görünce. Ondan ilgilenmedim.”

    ***

    Ülkemizdeki “sol”un sorunu; “Sosyalizm” diye yutturulan ve kapitalizmin bir diğer versiyonu olan “devletçi-bürokratik” vesayetli, geçmişi ve geleceği olmayan, böylelikle de bütünsel yaklaşım ve analiz yeteneğinden yoksun “cari ideolojik” yapılı bu sistemin, kısır bir “dövgü” ve “örtü” mekanizması olduğunu, ancak bizim ülkedeki sol cenahın anlayamadığı ve bir türlü fark edememiş, kavrayamamış olmasıdır.

    ***

    Uyanın ve artık, devamlı “önünüze” bakıp, kaybedeceğinizi sandığınız üretim araçlarınızın doğrultusuna gitmekten vazgeçin ve etrafınıza bir bakın, neler olup bittiğini anlamak için.

    O zaman bir “şans” doğar en azından ve müsebbibi olduğunuz Türkiye Haritasındaki batı ve güney sahilleriyle, doğu bölgesinin büyük bir bölümünde oluşan koyu renkli “a’simetrik” rezaletinden kurtulup, tüm “Anadolu Kültürü” ile bütünleşebilirsiniz belki. 

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim