• BIST 106.711
  • Altın 143,514
  • Dolar 3,5567
  • Euro 4,1387

    Cehalet ve Cesaret

    05.07.2011 10:04
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    (Dunning-Kruger Sendromu)

    İngiliz Edebiyatçı Jonathan  SWİFT. “Dünyaya gerçek bir dâhinin geldiğini, tüm ahmakların ona karşı birleşmesinden anlayabilirsiniz” demiş.

      Denilebilir ki; efendim, ahmakları anladık da, bu dahi kim?

      Herkesin kendince bir adayı vardır mutlaka.

      Ama bence günümüzde bir dahi varsa o da “bilgili insan”dır, derim.

      O bilgili insanın/insanların kim olduğu da belli. Görünen köy kılavuz istemez.

      Gerçek şu ki; bu gün bilim ve teknolojinin, gelişmenin, kalkınmanın karşısındaki en büyük direncin cahillerden ve tüm toplum katmanlarında cehaleti soylulaştırma çabalarından kaynaklandığını görüyoruz.

       İster geçmişindeki eziklikten, ister eğitimsizlikten, ister kültür eksikliği veya görgüsüzlükten, bölgesel-iklimsel ya da doğuştan kalıtımsal olsun, cehaletin beslediği tüm dinamiklerin önündeki en büyük engel, günümüzde bilimin geldiği nokta; başka bir ifadeyle “big-science/büyük bilim”dir. Bu nedenle de ümmi ve geri kalmış ya da bırakılmış ülkelerde bilime-bilgiye karşı sistematik bir saldırı ve organize cehaletin işbirliği vardır.

       Bilgi iletişim teknolojisindeki gelişmeler sonucu küresel bir köye dönüşen dünyamızda, bilgi toplumunun oluşumunda en güçlü kaldıraç “bilgi”dir, şüphesiz.

       Şimdi ise günümüz Türkiye’sini bu perspektiften analiz ettiğimizde, önümüzdeki yıllarda dünyanın en rekabetçi, dinamik, bilgi tabanlı ekonomisine sahip ülkelerden biri olmanın temel koşulu olan “oligarşik/bürokratik” bir anayasadan kurtulup, demokratik bir anayasaya kavuşma şansı, ne yazık ki ortaçağ zihniyetli “kişilik zırhı”na bürünmüş kalıntıların engellemelerine takılmış gözüküyor.

       Hem de tam zamanında.

       Çevremizde ne olup bittiğine bir göz attığımızda, oluşturulan bu krizin bir rastlantıdan ibaret olduğunu kabul etmek mümkün değil.

       Türkiye’nin batısındaki kriz, Yunanistan üzerinden okunmaya çalışılıyor ama uzmanların belirttiğine göre Yunanistan krizi hikâye. Esas krizin, İspanya ve İtalya ağırlıklı olmak üzere ve bunun yanında İrlanda kaynaklı İngiltere’yi de etkileyen bu “sarmal kriz” ve bu krizin yükünü çekmek istemeyen Almanya ve Fransa’yı rahatsız etmekte.

       Etmekte ki; Libya operasyonu, ilk önce (Almanya destekli) Fransız savaş uçaklarının harekâtıyla başlamıştı.

       Hatırlayınız, tıpkı Irak operasyonunda olduğu gibi.

       Doğumuzda ise, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da, Batının sömürgecilik döneminde oluşturduğu kabile-ailelerden devşirilmiş devlet yapılanmalarıyla artık devam edilemeyeceği görülmekle beraber, yeni bir siyasi yapılanmaya doğru da gidildiği aşikârdır.

     Bu itibarla, gerek batımızda, gerekse de doğumuzda dengelerin bozulmaya yüz tuttuğu andan itibaren, şimdiye kadar düşman olanların el altından birbirlerini destekledikleri gözden kaçmamaktadır.

     Hiçbir güç bölgesindeki etkinliğine gölge düşürecek “oynamalara” izin vermek istemeyecektir.

     İşte tam da burada Türkiye’nin bu yeni dönemde, “bölgesel çözücü gücü” engellenmek istenmektedir. Çözülemeyen Kürt sorunu üzerinden, Ortadoğu benzeri bir kriz yaratılıp, yeni anayasa oluşumunu ve demokratikleşme süreci engellenmek istenmekte ve böylelikle, Türkiye, dış destekli “yerli neo-con” uzantılarla, bölgesel krizlerin içine çekilmek istenmektedir. Son krizle yapılmak istenen bundan ibarettir. Ama bütün bunlara rağmen Türkiye, kırılan bu coğrafyanın ayakta kalan tek ülkesi.

     Gelelim “sendrom” konusuna;

     Muhalefetin seçim sonuçlarını “Stocholm Sendromu” diye yorumlaması, talihsiz bir açıklama olmakla birlikte, oldukça da cahilceydi. Cehaletin bu boyuta ulaşması, özellikle de evrensel çapta kadroların kullanılması gereken parlamenter düzeyde kendini göstermesi oldukça üzücü ve düşündürücüdür.

     Olası krizlerin ve sorunların çözümü için seçilen ve bu sorunların çözüm yeri ve zemini olan parlamentoyu boykot etmenin ve yemin etmemenin mantığı nedir?  Bir bilen varsa söyleyiversin, Allah aşkına.

      Evet, bir sendrom var.

      “Dunning-Kruger Sendromu”

      O da kriz yaratma marifetlisi muhalefete ait.

     ABD’de “New York Stern School of Business”te görevli psikologlar olan Justin Kruger ve David Dunning’in tarihe geçmelerine vesile olan bulguları, yani “Dunning-Kruger etkisi” adıyla literatüre geçmiş olan teorileri, sağduyunun yüzyıllardır “cahil cesareti” dediği şeydir aslında.

      Teorinin özeti, “cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan (aslında olmayan ve varmış gibi gösterilmeye çalışılan) güvenini artırır.” diye özetlenebilir.

      Ve bunun üzerine bir araştırma başlatıldı.

      Fizyolojik ve zihinsel alanda yapılan çeşitli uygulamaların sonucunda şu bulgulara ulaşıldı;

      Niteliksiz insanlar, ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

      Niteliksiz insanlar, var olan niteliklerini sürekli abartma eğilimindedir.

      Niteliksiz insanlar, gerçekte nitelikli olan insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler.

      Eğer nitelikleri, belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmakta zorlanırlar. Zorlandıkları anlarda ise “kriz”e sarılırlar.

      Tüm bu sorunlar bir araya getirildi ve söz konusu sendromun metni yazıldı.

      “İşlerinde iyi olduğuna” yürekten inanan “yetersiz” kişi, aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz.

      Ancak, bu “cahillik ve haddini bilmeme” karışımı durumu, mesleki acıdan “negatif bir itici güç” oluşturur.

      “Eksik”lerini, kendince “artı”ya dönüştürür. Vs…

       Evet değerli okurlar, son krizde görülen odur ki; Türkiye, demokratik katılım oranı üst düzeyde gerçekleşen bir seçimi bile, “cahil-cesaretli” niteliksiz kadrolar kullanılarak krize dönüştürme potansiyeline sahip bir ülke.

        Ellerini ovuşturup pusuda bekleyen “faiz lobisi”nin uzunca süredir sürdürdüğü kampanya sonuç vermiş, içerdeki “cahil cesaretli” siyasi kadrolar marifetiyle istikrarsızlık yaratıp “ekonomik riski” yukarıya tırmandırma çabaları gözden kaçmıyor.

        CHP, “Silivri”deki “sivri zekâlıların” gelmemelerini bahane ederek yemin etmemiş, ancak BDP’ den daha “samimiparlamentoca” davranma nezaketinde bulunmuş, kendilerine ayrılan koltuklara lütfedip oturmuşlar.  

        Aslında CHP’nin yemin krizi kesinlikle bir “Haberal” ya da “Balbay” meselesi değildir.  CHP’yi yemin ettirmeyen irade, kesinlikle Türkiye’nin “ekonomi-politik rota”sını kendi kontrollerinde tutmak isteyen “güç merkezlerini” temsil ediyor. Bu irade, bölgesinde büyük bir güç olarak yükselen Türkiye’nin önünü kesme anlayışıdır.

        Yemin krizinin içinde olan Kılıçdaroğlu ve ekibi, bundan ne kadar haberdardır, kestirmek zor.

        İşin esas ilginç tarafı, bu krizin tıpkı “genel başkan değişikliği”nde olduğu gibi bir “operasyon“dan ibaret olduğu gerçeğidir.

         Eğer CHP, ne zaman bu gerçeğin farkına varıp, hala kurtulamadığı ve ayaklarına pranga gibi yapışan bir takım odakların etkisinden kurtulma iradesini gösterdiği an, yeni bir siyasi parti hüviyetine kavuşur ve istenilen/ beklenen değişim yolunu açar.

        MHP ise, “ne benimki, ne sizinki” anlamında daha “Engin”ce düşünmüş olmalı ki, parlamento “Alan”ını seçmiş, yeminini etmiş ve bu tavrıyla krizin içinde yer almamıştır.

        Ama eğer niyet şöyleyse; “MHP, CHP ve BDP üzerinden tezgâhlanan oyunda ben yokum.” dendiyse, bu parti için olumlu bir gelişme.

       Fakat hemen akabinde sistemin bekası uğruna gösterdiği “reaksiyonel” tepkinin anlamı ne?

       Bu da, geleneksel kodları yüzünden sisteme meydan okuyamayan yönüyle ilgili olacak ki, böyle bir yapıyı hala içinde bir sorun olarak muhafaza etmekte.

       BDP’lilerin krizin içinde yer alma yöntemi kendi genetik yapılarına uygun. “Diyarbekir” ovasına çadır kurup, “dağdaki” uzantılarını arkalarına almak suretiyle, şantajlarına devam ediyorlar.

       Kılıf hazır. Haklı gösterilmeye çalışılan demokratik talepleri, karşılanmıyor-verilmiyor gerekçelerini krize dönüştürme becerilerini sergilemekteler. Tıpkı çıkarları doğrultusunda padişaha nasıl boyun eğdireceklerinin ve devleti nasıl sarsacaklarının hesabını yapan ve “kazan kaldıran yeniçeri askerleri” gibi.

       Büyük bir olasılıkla bu hesap da tutmayacaktır ve istenilen tuzağa düşülmeyecektir.

       Görünen o ki, insanlık, “bilgi” ve “bilgili insan”ın daha güçlü ve şanslı olduğu bir evrime kaymakta.

        Umarız ülkemizde, bu karmaşa ve çatışmalardan “bilgi ve sağduyu” sahipleri galip çıkar.

        Yazımızı, 20.yüzyılın büyük üstatlarından Bernard  RUSSEL’in ünlü bir sözüyle bitirelim.

        “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    Bahar28
    07 Temmuz 2011 Perşembe 16:20
    Sanmak ve Bilmek
    “Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken, aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır.”

    Varsin aptallar kendilerini akilli sansinlar...eninde sonunda ortaya cikar!
    178.203.5.156
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim