• BIST 107.303
  • Altın 153,156
  • Dolar 3,7141
  • Euro 4,3624

    Bir Ok Attım Kebap Oldu!

    13.01.2014 17:44
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Mizah pek çok alanda olduğu gibi, edebiyatta da işlenen önemli konulardan biridir.

    Ve çok daha zengindi günümüze göre Divan edebiyatı, mizah, hiciv-yergi ve şiir örnekleriyle…

    ***

    Yıllarca çocuğu olmayan bir şark sultanının nihayetinde bir oğlu olur. Fakat çocuk şehzadelik çağına gelmesine rağmen her ne kadar eğitim verilirse verilsin bir türlü hükümet bilgileri ile ilgilenmez, üstüne üstlük her defasında yeni konular bulur, olur olmaz yerlerde izahı oldukça güç yalanlar uydururmuş.

    ***

    Yalanlarının itibarı da giderek azalmaya başlar ve sonunda oğlunun bu durumuna çok üzülen ve kahırlanan sultan, buna bir hal çaresi bulmak için ülkenin en ünlü mollasını huzuruna çağırır ve mollaya, tehditvari bir şekilde; oğluna gereken eğitimi vermesi ve en azından söylediği yalanları akla uygun bir hale getirip, oğlunun halk nezdinde gülünç duruma düşmesini önlemek için kendisini eğitmesini ister ve bunun için kendisine iki yıl süre verir; aksi halde mollanın başını vuracağını söyler.

    ***

    Aradan geçen iki yılın ardından sultan, tüm halkı bir meydana toplar ve artık eğitiminden kuşku duymadığı oğlunu onlara takdim eder. Amacı şehzadenin iki yıl içinde kat ettiği mesafeyi ahalisine göstermek. 

    Herkesin hazır bulunduğu bu ortamda şehzade:

    Bir ok attım kebap oldu” der.

    ***

    Topluluk; “Amma da attın!” demeye başlayınca, molla hemen imdada yetişir:

    Niye atıyormuş ki? Birlikte ava çıkmıştık, şehzademiz havada uçan kuşa okuyla nişan aldı, attı vurdu. Ok kuşla birlikte yere düşerken kayaya çarptı. Çeliğin kayaya çarpması ile sürtünmeden ateş çıktı. Vurulan kuş da bu ateşe düştü, böylelikle de pişmiş oldu ve de nihayetinde kebap oldu.”

    ***

    Topluluk bu izah karşısında pes etmiş ve şehzadeyi dinlemeye devam etmiş.

    Mollanın bu harika izahı şehzadeyi aşka getirmiş ve daha büyük bir bomba patlatmış:

    Bir ok attım göl oldu.”

    ***

    Ahali bu laftan da bir şey anlamamış ve yine molla ortaya atılmış ve de bir açıklama daha yapmış:

    Ey ahali! Şehzademiz veciz konuşmaya devam ediyor, dilerseniz ben açıklayayım. Bir gün kırlarda gezinirken, bir de ne görelim. Büyük bir kaya parçası gölün yatağını kapatmış, göl kurumak üzere. Şehzademiz hemen bir ok attı ve kayayı tam ortasından vurup parçaladı ve göl yine suyla doldu.”

    ***

    Bu açıklamanın ardından halk sevinç içinde ve yüzler tebessümlü, şehzade ise gurur içinde. Bir müddet sonra alkışlar biter ve şehzade yine söze başlar:

    Bir ok attım, aşure oldu.”

    ***

    Ahali yine hiç vakit kaybetmeden gözlerini mollaya çevirir.

    Ancak molla bakmış bu söz hiç de içinden çıkılır bir söz değil. Ve bu sözün izah edilecek bir yönü de yok. Yerinden doğrulur ve Sultan’ın huzuruna varıp el etek öper ve boynunu bükerek:

    Hünkârım, işte kılıç, işte kelle. Boynum kıldan ince, lakin ben de öğrenmek istiyorum, şu şehzade parçasına bir sorun bakalım; bir ok atar da nasıl aşure olur diye?”

    ***

    Bir kişi yalan söylediğinde, bunu, kişisel çıkarlarıyla, kabul görmüş toplumsal normlar arası boşluğu kapatmak için yapar.

    Bu anlamda yalan, kişiyle toplum arasındaki “asli” çatışmadan çıkar.

    Bu çatışmanın boyutu, derinliği ve keskinliği ise; ister daha yumuşak ve hoş “zararsız bir yalan” olsun, ister daha üzücü ve yıkıcı “yalan yere tanıklık etmek” şeklinde olsun, yalanın kapsamını ve şiddetini belirleyecektir.

    ***

    Bir devletin, bir örgütün yahut üst düzey bir oluşumun söylediği yalanlarda, kişiyle toplum arasında değil, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkilerin bir göstergesidir.

    Yani daha üst düzey yalanların işlevi; devletleri kontrol eden “iktidar eliti”yle, geniş halk kitlelerinin çıkarları arasındaki büyüyen yarığı, çatlağı kapamaktır.

    ***

    Örneğin; “Kıta’sal Blok” güçlerin “kitle imha silahları” kampanyaları; iktidar güçlerini, savaş içgüdüsünün altında yatan “doymak bilmez” sınıf çıkarlarının, geniş halk kitlelerinden gizleme ihtiyacından “organik” bir bağıntı şeklinde doğdu.

    Savaşın veyahut işgal etmenin nedenlerini dürüstçe açıklayan bir konuşma beklenebilir miydi, dönemin ABD Başkanı Bush’tan?

    ***

    Bir an düşünün; Başkan Bush, kabinesinin birçok üyesi büyük şirketlerde çok kazançlı konumlarda bulunduklarını, pek çoğunun ise, petrol endüstrisiyle yakından ilişkili ve birçoğu şirket sahibi ya da ortağı olduklarını, Dick Cheney’in Halliburton Petrol Şirketi’nin genel müdürlüğünü yapmaktayken kabineye alındığı ve başkan yardımcılığına getirildiğini, halen de petrol araştırma işinde büyük bir rol oynayan bu şirketten yılda 600 bin dolar maaş olmakta olduğunu, dönemin savunma bakanı olan Donalt Ramsfield’ın dünyanın en büyük iki petrol şirketinin en büyük hissedarı olduğunu söyleyebilir miydi dünya kamuoyuna?

    Elbette ki hayır!

    Peki, ne söyleyecekti?

    Biz Irak’a veyahut Ortadoğu’ya özgürlük ve demokrasi getireceğiz.”

    Geniş volümlü ve çok kapsamlı bir “yalan”dır bu aslında. Kılıfı da “kitle imha silahları” bulundurmak.

    ***

    Sonunda 850 milyar dolar harcanarak gerçekleştirilen işgal, binlerce Iraklının hayatına mal olarak sona erdi. Ülke harap olmuş, sanayi, toplumsal ve kültürel altyapının büyük bölümü tahrip edilmiş; işgal bittiğinde de ABD askeri kuvvetleri, yönetim ve medyanın, savaşı haklı göstermek için kullanabileceği kitle imha silahlarını bulabilmek için Irak'ı taradılar.

    Peki, ne buldular?

    Hiçbir şey!

    ***

    Değişik ve benzer gerekçelerle Kuzey Afrika Ülkeleri, şimdi de Suriye.

    Ancak aynı nedenlerle İran’a konulan ambargoyu, bir zamanlar batının uyguladığı yöntemlere benzer yöntemleri uygulayan ve Halk Bankası’nı da kullanarak bu ambargoyu delen Türkiye’ye karşı yine bir bomba patlatılır son günlerde, “kebap” olur beklentisiyle;

    Bir ok attım yolsuzluk oldu.”

    Ancak bu sefer tutmayacağa benzer ve “aşure”ye dönüşmüş durumda son operasyon.

    Ve izahı da traji-komik bir hal aldı.

    ***

    Yolsuzlukla suçlanan iş adamının iş ortağı CHP İstanbul Milletvekili Aydın Ayaydın’ın kardeşi Tekstilci Yalçın Ayaydın’ın çıkması neyi değiştirdi?

    Zaten ilk günden söylemiştik “çok bilen” sözcülerine; “Keser döner, sap döner..” diye.

    Ve atmayın “işkembe’i gübra”dan…

    ***

    Ancak esas sorun; bu geniş volümlü ve çok kapsamlı yalanlara halk kitlelerin halen daha nasıl inandığıdır, bunca tecrübeye rağmen. İzaha muhtaç konu esas olarak buradadır.

    Nasıl oluyor da bir kişi ya da toplum, elindeki silahını “gerçek düşman” yerine “kendine dönük”, kendi canına kıyacak şekilde kullanır?

    Nasıl oluyor da bir kişi ya da toplum, “kendi doğrularını” elinde taşıdığı bir patlayıcıya dönüştürür ve böyle hastalıklı bir yapıya bürünür?

    Bu soruların cevabını bulmadan ve bu çürümüş yapıyı “kurumlarıyla” birlikte tamamıyla tasfiye etmeden, her yapacağımız çırpınış; düştüğümüz çukurdan, kendi kendimizi saçımızdan tutup çıkarmaya çalışmamız gibi boşa bir uğraş olarak kalacaktır.

    ***

    Bütün dünya milletlerini temsil amacıyla kurdukları “Birleşmiş Milletler” örgütüyle kurguladıkları yalanlara kılıf uydurdular hep ve yutturdular tabi “hukuk bilinç”inden yoksun ve yoksul üçüncü dünya milletlerine.

    Ve bir zamanlar kendi ülkesinden kovulan bir “Molla Fethullah Hoca Efendi Hazretleri”ni-ilerde olası durumlarda “alternatif bir dini lider” olarak kullanmak ve kendi yalanlarını meşrulaştırmak için- kendi korumaları altına alarak okyanus ötesinde örgütledikleri “cemaat” yapılanmasına “dini lider” yaptılar.

    Bir yandan parasal destek sağlarken diğer yandan da dünya ölçeğinde etkisini artırmak için örgütlenmesine yardımcı oldular ve dini etkisini kılıf olarak kullanıp siyasi hedeflerine ulaşmak istediler, bir örtü yapıp altına gizlendiler.

    ***

    Ne yazık ki bizim hatamız; olayları bu yönüyle analiz etmek yerine, inanç ve ideolojilerle bir siyasi tavrı engellemek için başvurduğumuz “alt düzey” değerlendirmelerde yatmaktadır.

    Oysaki engellenmek istenen bu siyasi tavır, Birleşmiş Milletler kürsüsünde; bu örgütün beş ülkenin tekelinde olduğu ve bu beş ülkenin “yalanlarını” meşrulaştırmaktan öteye bir işlev taşımadığı, bu nedenle tüm dünya milletlerini temsil etmediği ve bu yönüyle de meşruiyetinin tartışılır hale geldiği gerçeğini dünya kamuoyu önünde ilk kez sergileyen tavırdır.

    Ve bu tavır, o beş ülkeye, yine ilk kez; “Önce siz kendinizi arındırın o silahlardan, ondan sonra başkalarından isteme hakkına sahip olun” diyen tavırdır.

    ***

    Evet; eninde sonunda bir başka “Molla Kasım” çıkagelir ve her istediğini yapamazsın.

    Çünkü “Her hayatın bir kıyameti vardır.”

    ***

    Ve de kulağımıza küpe olacak şu gerçeği de görmemiz gerekir artık;

    Geçmişe dönük, geçmişi çağrıştıracak biçimde kurgulanan bir “Kurtuluş”tan söz edildiğini işitir duyarsanız, anlayın ki; doğrunun tam tersi yönde “büyük bir yalanla” karşı karşıyasınız demektir.

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim