• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196

    Bir Darbenin Anatomisi

    20.07.2016 17:36
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Aslında hiç de yabancısı olmadığımız bir durum darbeler ve bu darbelerin zihinlerde oluşturduğu travmalar ya da bu travmalar sonucu oluşan patolojik kazıntıların meydana getirdiği hasarlarla; bu yönüyle şimdiye dek hiçbir sağlıklı analizlerinin yapılmamasına rağmen.

    Her Türk asker doğar”mış anlayışının militer kokan sosyolojik bir yapıyı oluşturma yönüyle kaç tane doktora tezi var bu ülkede?

    Askerler, cumhuriyeti koruma ve kollama görevini her daim kendilerine vazife olarak görmelerine esas teşkil eden ve en son kertede Türkiye’de Avrupa faşizminin son tuğlasını atan stratejilerin dokümanları, hangi batı ülkesinin kütüphanelerinde saklı?

    Eğer bu soruların cevapları “merak” edilseydi, cumhuriyet tarihi boyunca her on senede bir askerî darbeyle hizaya getirilmeye alıştırılmış bir ülke haline gelir miydik acaba?

    ***

    Ancak bu son darbede ters giden neydi, hangi formülle çözülen denklem veyahut strateji tutmadı?

    Hesap edilemeyen şuydu anlaşılan; özellikle son on yıldır deşilen “oligarşik- militer” yapının yansımaları, ister istemez sivil alan ve kitle psikolojisinin temel işleyiş mekanizmalarına karşı yarattığı “pozitif” yönlü etki, liderinin çekim gücü de eklenerek halkı, “karşı direnişe” itti ve cuntanın “yerli” anlamda “milli” olmayan veyahut da genetik anlamda “dış bükey-yabancı” olan anatomisiyle yürüttüğü bu başkaldırıyı elbette ki hüsrana uğratacaktı. Ancak anlaşılmıştır ki mevcut haliyle “militer yapı”, bu farkı görebilecek ve tahlil edebilecek bir alan değildi henüz.

    ***

    Neden daha öncelerinde topyekûn halkın %98’i nezdinde kabul gören darbelerin “sesiz” ve “sakin” gerçekleştirildiği?

    Sorunun “sistemik” cevabı şu: Sisteme bütünüyle “iç sömürü oligarşisi” hâkimdi ve en önemlisi, genetik anlamda toplum yapısı da militer yapıyla uyumluydu. Zaten bu uyumun bir yansımasıydı; kutsallaştırılan ve putlaştırılan ve de sadece “güvenlik konseptli” devletin omurgasına yerleştirilen “Kemalist Ordu” totemizmi. Sivil alanda ya da toplumsal karşılığı ise, kutsal manaya sahip, insan yapımı “dikit”lerle oluşturulan bir sosyoloji.

    Elbette ki bu “dikit sosyolojisi”, diğer kurumsal yapılara da hâkim kılınacaktı.

    Peki, nasıl bir “Güvenlik konsepti” ve neyin ve kimin güvenliği söz konusuydu?

    Hiç şüphesiz ki esas olan küresel oligarşizmin menfaatlerinin korunmasıydı ve tabii ki bunun yanında yerli işbirlikçilerinin de.

    ***

    Bir soru daha: Mademki sisteme tamamıyla iç sömürü oligarşisi hâkimdi-sömürüyse sömürü-her şey tıkırında işlerken neden darbelere ihtiyaç duyulsun ki?

    Kilit soru bu ve bu soruya verilecek cevap “kör düğüm”ü çözecekti.

    Ancak bu sefer bir soru da okuyucularımdan gelir haklı olarak; “Şimdiki darbeyi de ‘Kemalist kadrolar’ mı gerçekleştirdi?” Hayır, elbette; ancak sonuçları itibariyle ne fark eder ki.

    “Kemalist Totem” 12 Eylül 1980 ve ardından 27 Şubat 1997 darbeleri ardından miadı bitti, yani kullanım tarihi sona erdi. Artık ikinci bir toteme ihtiyaç vardı; bu sefer benzer ancak birincisinin anti-tezi şeklinde kurgulanan, çarpıtılmış, uyduruşmuş bir “İslami Totem” yapılanması olan Fetullah Gülen cemaati adı altında sahaya sürülen ve tüm kurumsal yapıyı ahtapot gibi saran oligarşik bir çeteleşmeyi bulacaksınız.

    ***

    İnsan, “sosyolojik”, “psikolojik” ve “biyolojik” yönüyle üç boyuttan oluşan bir varlıktır.

    Toplum da insanlardan oluştuğuna göre, “toplumsal dinamikleri” belirleyen etken, doğal olarak bireysel davranışların bütünü olacaktır.

    Bu tespit, yukarıdaki soruya daha geniş bir boyut kazandırıyor; “Peki, hal böyleyken nasıl bir insan proto-tipi yaratılsın ki, tıpkı 12 Eylül 1980 ve benzerlerinde olduğu gibi, darbelere karşı sessiz ve sakin bir tavır sergilesin, hatta alkışlasın veyahut da darbenin kabulü ya da reddiyle ilgili yapılan referandumunda tercih yapmaya değil de sadece ‘evet’ demeye bağımlı hale gelsin?

    ***

    Soru soruyu doğuruyor:

    İnsanın biyolojik yapısı değiştirilemeyeceğine göre, o zaman bu organik bütünselliğin psikolojik davranışlarını istenilen mecraya çekmek ve “tercih etme” yerine bir ideolojiye ya da bir doktrine “bağımlı” hale getirecek ya da darbelere karşı “sessiz” ve “sakin” bir kişilik yapısı oluşturulması için nasıl bir sosyolojik yapı dizayn edilsin?

    ***

    Tüm bu soruların cevabı, uzun ve uzmanlık gereken bir çalışmanın hatta üzerinde “tez”ler, “doktora”lar hazırlanacak bir emeğin ve cabanın eseri olacaktır.

    Ancak özetle söylenebilecek realite şu; “Zamanının en büyük bölümünü kendi içindeki doğal yaşam fonksiyonlarını-her ne sebeple-kendi gözünden saklamaya harcayan varlık, kendi dışındaki yaşamı kavrayamaz. Doğal haliyle yaşam, öncelikle üretken kişilik yapısıyla kendini gösterir. Bu üretken işlevselliğini ‘ideolojik’ ya da herhangi bir ‘doktrin’in ayıplama direğine bağlayan ve belirtilerini bilinçaltına iten canlı varlıklardan oluşmuş bir toplum;

    Yaşamsal faaliyetlerini kâinatın yaratılış yasalarına uygun biçimde yürütemez, çünkü bu durumda temel yaşam fonksiyonları, ‘bayağı’, ‘dışa bağımlı’, uzaktan ‘kontrol’ ve ‘denetim’ altına alınabilen, ‘alt düzey’ ya da ‘düşük’ enerjiyle çalışan bir zihin yapısıyla dile gelir.”

    ***

    Elbette ki böyle bir toplum yapısına “totem”, “tapu” ya da “ideoloji” veyahut da “doktrinel” dozlu mikroplar kolaylıkla şırınga edilir ve istenilen sonuçlar alınır.

    Bu anlamda 1960 askeri darbe, 1971 askeri muhtıra, yine 1980 askeri darbe ve nihayetinde 27 Şubat 1997 darbeleri, “Kemalist Totem” hammaddesiyle topluma yutturuldu.

    Bu yapılırken de; “Bir müddet sonra eskiyecek ve kullanım tarihi sona erecek olan kemalist totem’e alternatif ve anti-tezi olarak hamurlanan ve orijin mecrasından saptırılmış sözde İslami normlarla bezenen başka bir totem, F.T. Cemaat yapılanmasının temellerinin atılması da ihmal edilmiyordu.”

    Nitekim Erdoğan’ın 2007 hamlesine karşın, devreye üst yargıda yuvalanan ve artık nöbetlerinin sırası gelen cemaat üyeleri sokuldu ve bu kadrolar kullanılarak “Kumpas Davaları” diye adlandırılan “Balyoz”, “Ergenekon” ve “Askeri Casusluk” operasyonları yaptırıldı ve Kemalist kadro tasfiye edildi. Böylelikle boşalan koltuklar, cemaat yanlı kadrolarla dolduruldu; başkaca bir alternatifte de zaten yoktu. Bu da demektir ki devletin omurgasından bir totem çıkartılıyor, başka bir totem yerleştiriliyor.

    ***

    Artık Erdoğanlı Ak Parti’yi “kendi silahıyla vurma” dönemi başlatılmış oldu.

    Elbette ki bu bir tuzaktı ve İktidarın bunu önleme şansı yoktu.

    Nedeni de şu; Ak Parti’nin en büyük handikabı, devirmek ya da tasfiye etmek istediği sistemin kurumlarıyla çalışma zorunluluğuydu. Yedekte bekleyen başka bir TSK, ya da bir üst yargı yoktu. Çünkü eldeki mevcut kurumsal yapı, zaten işgal edilmişti ve o kurumlar küresel oligarşizmin hizmetinde ve denetimindeydiler. 350 ya da 450 milletvekili almanın pek bir avantajı yoktu.

    ***

    Bakınız, yine bu köşede kaleme alınan 06.09.2013 tarihli “Ergenekon…” başlıklı yazımda;

     

    “…Özellikle İlker Başbuğ’un tutuklanması, diğerlerinden ayrık değerlendirilmesi yönüyle oldukça “düşündürücü” yönü bulunduğu, hatta halen yürürlükte olan mevcut darbe yasalarından da istifade edilerek, “bilerek işlenen bir hata, bir yargı operasyonu niteliği taşıdığı…”

    Ve devam ediyoruz:

    Bunun içindir ki; bu tutuklamanın öncelikle “kimin yararına”  ya da bu uygulamayla kim/kimler dahakazançlı” çıkıyor, sorularına verilecek cevaplar, kuşkuları teyit eder görünümünde ve bu yönüyle de uygulamanın pek de iktidarın hayrına olduğu söylenemez.

    Bakınız; özellikle de ulusal bir bayram günü, ana muhalefet parti liderinin, cumhurbaşkanlığı nezdinde verilen resepsiyona katılmayıp,  prim getirir” maksadıyla, adeta bu iş için “kurulu bir tezgâhgörüntüsü veren ve tutuklanıp bir “obje” haline getirilen bir ordu mensubunu ziyaret etmesi neden iktidarın hayrına olsun ki?

    Hele de o “ordu”, cumhuriyeti koruma ve kollama görevi ile onurlandırılmışsa, tutuklanan kişi de, en üst düzey bir statüde komutansa ve üstelik de “Atatürkçüyse.”

    Diye bitirmiştim o kısım ile ilgili değerlendirmemi…

    Şimdiki koşullar ile kıyaslandığında, üç yıl önce yapılan bu değerlendirmenin takdiri ya da yergisi elbette ki okuyucularıma aittir.

    ***

    Buraya kadar anlatılmak istenenin özeti şu: Türkiye'nin son 13-14 yıldır hayata geçirdiği “iktisadi”, “sosyolojik” ve “politik” değişimi, hala eski dönem ya da sistem anayasasıyla, kurumsal yapıya hakim “bürokratik oligarşi”nin tamamıyla tasfiye edilemeyişiyle ve çürümüş bir yapıya dönüşen, önemini yitiren, eskiyen toplumsal sözleşmesi kuşatıyor.

    ***

    Son bir soruya verilecek cevapla bitirelim yazıyı:

    Peki, neydi o halkı sahaya süren “gizemli güç”, ya da yapılan kalkışmayı başarısız kılan ve bir darbeye dönüştürmeyen “dinamizm”?

    Âcizane cevabım şu olacak: Dünya tarihinde, belki de hiçbir bilimsel bilgi ve verilere sahip olmadığı halde, yaşamı ikame eden işlevlerle yalnız tasavvufçu-mistik kişiler ilinti kurabilmişlerdir. Yaşamın irdelenmesi tasavvufçuluğun özel alanı olduğu gerçeği, her zaman yadsınmıştır “modern çağ” uydurmasının modernitesi tarafından. Çalışmalarını nereye oturtacaklarını kestiremeyen “burnu büyük” bilim adamları bu alana yaklaşmaktan her zaman kaçınmışlardır. Yaşamsal alanın, yani hayatın tanzimi ile ilgili bilimsel yöntemler içeren yazınlarda, örneğin; yaprak kurtlarının devinimlerinde dile gelen özerk hareketleri bile açıklama yönünde tek bir başarılı girişime rastlayamayız.

    O halde kim iddia edebilir ki, Recep Tayyip Erdoğan’ın, toplumun çürümeye yüz tutan yaşamsal fonksiyonlarına tekrarından yeni bir ivme kazandıracak bu özerk devinimlerine parmak atmadığını; bir bilim adamı olmadığı halde.

     

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    ATABEY
    22 Temmuz 2016 Cuma 08:33
    08:33
    BU CENNET VATAN DA SEÇİMLE GELEN SEÇİMLE GİDER BU BÖYLE BİLİNMELİ MİLLET İRADESİNİN NASIL TEKRAR TEKRAR ORTAYA ÇIKTIĞI AÇIKTIR
    212.156.86.190
    KAMİL ATALAY
    21 Temmuz 2016 Perşembe 09:14
    09:14
    BİLİNMELİDİR Kİ BU CENNET VATANDA MİLLET İRADESİYLE İŞ BAŞINA GELENLER YİNE MİLLET İRADESİYLE KALIR VEYA GİDER
    212.156.86.190
    Osman Karaduman
    21 Temmuz 2016 09:10
    Darbe kimin işine yariyor sorusunun cevabı da darbeyi tezgahlayandır. Ahir zamanda müslümanlar kendi kendilerine kurşun sıkacak. Necip Fazilin dedigi gibi "dumansiz cin" olan siyonist mahfiller bizi bizim silahimizla vurmanin daha kolay olacagi kanısındalar. O nedenle Kemalizm, faşizm, diyalogculuk vs. dış menşeli akımlarla hakiki manadaki şeri düzene geçilmemesi adına demokrasi kamuflajında mehdi as.ye kadar inananlarin itikadi ameli ifsadini saglayan bsistemlerle istenilen kıvamda
    92.217.185.211
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim