• BIST 89.764
  • Altın 145,514
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111

    Batı Diplomasisi, İsrail ve “Bursa Şeftalisi”

    27.07.2014 17:51
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Haganah’tan, İrgun’a; “İsrail…

     

    İbranice “savunma” anlamına gelen Haganah, İsrail'i kuran teröristler olarak bilinen ve 1920 yılında kurulan ilk örgüt. Bu terörist örgütün anısına, örgüt ismi, şu anki İsrail ordusunun resmi adında halen korunmakta; “Zeva Haganah Le-Y’İsrael” (İsrail Savunma Kuvvetleri)

    ***

    İsrail devleti ilan edildikten sonra kurulan düzenli ordunun çekirdeğini oluşturacak olan Haganah, 1920–1948 yılları arasında İngiliz Manda Yönetimi altındaki Filistin'de bulunan Siyonist Yahudilerin askerî örgütü idi. 

    Haganah örgütüne katılacak kişi önce sorgulanıyor, ardından bir hücreye alınarak bir eli Tevrat'ın üzerinde, diğer el de silahının üzerinde olacak şekilde “siyonizmin yüce bilinci adına”, gizli ordu Haganah'a bağlılık yemini ediyordu. Ve 43 bin gönüllü örgüt üyesi, İngiliz Ordusu'ndan gizlice silah elde etmek için 1931'in başlarında, kendisine bağlı, özel görevle koşullandırılmış ve “hazır kıta” şeklinde örgütledikleri bir komando gücü ve ilk mobilize alayı olan “PALMACH-Şok Birlikleri” oluşturdu.

    Ve bu birlikler başlarında kurucu İzak Şadel ve daha sonra aralarında yer alacak İzak Rabin, Ariel Şaron, David Ben-Gurion, Rehavam Zeevi gibi örgüt liderlerinin önderliğinde, demiryollarını, köprüleri ve yasadışı yollardan Filistin'e girmiş Yahudileri ülke dışına çıkarmakta kullanılan gemileri havaya uçurma gibi terörist eylemlerle işe başlandı. 

    ***

    Esas başlangıç ise İngiliz diplomasisinin devreye girmesiyle başladı.

    İngiliz kuvvetlerinin Kudüs’ü-el altından bilinçli olarak- boşaltmasıyla Haganah, güçlerini şehrin batısındaki “Yeni Şehir” kesimini kontrol altına alarak, “o siyonizmin yüce bilinci” adına kutsal toprakların işgal edilmesi, bir yönüyle de bu kutsallık bahane edilerek, bunun yanında esas olan Ortadoğu enerji kaynaklarının kontrolü ve denetimi için her türlü katliamların mubah görüleceği, ancak insanlık tarihinin en “utanç” haçlı yürüyüşü böylelikle başlamış oldu.

    ***
    İRGUN ise, yine İbranice “İrgun Zvai Leumi -Millî Askerî Örgütü”nün kısa söylenişidir.

    İngiliz diplomasisi bir adım daha atar ve Nisan 1931’de Haganah'ın Kudüs bölge komutanı olan Avraham Tehomi ve ona bağlı askerlerden oluşan bir grup ile çok daha gizli ve yeraltı faaliyetleri için kullanılacak “İrgun” adında bir terörist örgütü daha ortaya çıkardı. Tıpkı Hanagah gibi İrgun da, daha sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’ne katılımı sağlanır.

    Tehomi dışında örgütün önde gelen isimleri David Raziel, Avraham Stern, Hillel Kook ve H.Shalom Halevi idi. 
    Görüldüğü gibi İsrail devletinin tüm yöneticileri, bu terör örgütlerinde yetişen kadrolardı.

    ***

    Ve İrgun, örgüt lideri Menahim Begin önderliğinde 22 Temmuz 1946 tarihinde “King David-Kral Davut” otelini bombalarlar. Bu saldırıda 17 si Yahudi olmak üzere toplam 91 kişi hayatını kaybetti. Benzer diğer katliamlarla süreç işletilir, örneğin; bir Filistin köyü olan “Deir Yasin”e feci bir baskın düzenleyip, kadın, çocuk, ihtiyar demeden 254 masum Filistinlinin hunharca öldürüldüğü bu katliam da dâhil olmak üzere sayısızca katliamlar dönemi başlamış olur.

    ***

    Osmanlı sonrası “Şeytani Arşetip Stratejiler” başlıyor.

     

    Burada esas ve belirleyici olan, dikkatleri, batı dünyasına has “şeytani” stratejiler üzerinde odaklanmak ve Osmanlı sonrası bölgede egemen olan “patolojik-siyasal” durumun analizini yapabilmek için ilk önce muhatabı olduğumuz çıkmazlara değinmek gerekmektedir.

    Batılı davranışın nesneye, yani “madde”ye ağırlık vermesi, doğal olarak da “ideali” hareketsizleştirmesi/dondurması eğilimi, ister istemez kendi dışındaki dünyanın “idealini”

    tahrip etme sürecini de başlatmış oluyor demektir.

    Yani; idealin yalnızca dış görüşü ele alarak; insanı, içsel dünyasıyla kurulacak gizli ilişkiden yoksun bırakmaktır.

    ***

    “Ruh’a” değerini ve anlamını kaybettiren ve bir yandan da, bilince, örneğin; “siyonizmin yüce bilincine” fazla değer verilmesine karşın, “devlet” gibi soyutlamaların yüceltilmesine yol açan, işte bu yaklaşımdır. Böylece “inanç” ya da “töreler” o derece karmaşıklandırılmış ya da arındırılmıştır ki; bu durum, sıradan insanların ruhsal durumlarıyla bağdaşmamakla birlikte, din bile artık dış görünüşler ve formalitelerle dondurulmuş bir statüden öteye geçemez olmuştur.

    Şimdiki İslam dünyasında, özellikle de Ortadoğu İslam coğrafyasındaki “depresif” tepkisizliğin dinamiğinde bu anomali yatar.

    Bu bağlamda İslam dünyasına dönük eleştirileri, depresif bir beklentiye de dönüştürmemek lazım.

    Yoksa kurulu bir fasit daire etrafında sürekli dönen ve bir türlü çıkış yolu bulamayan bir “yo-yo” tuzağına saplanırız.

    Werner Erhard; bir farenin bile sonuçsuz kalmaya mahkûm olan ve kendisine hiçbir yarar sağlamayan davranış biçimlerinin tekrarından kaçındığını deneysel olarak göstermiştir.

    ***

    Bu tespitle yola çıkarsak, insani kıyım ve katliamların davranış formatının diplomasisi; “patolojik devlet” şekliyle ancak bağdaşabildiği gerçeğine ulaşırız.

    Bu tür bir devlet ve diplomasi anlayışı, batının, kendi tarihinin ve sahip olduğu kollektif bilincinin kökenlerine dayanan bir psikozun, devlet geleneklerine olan yansımalarıdır.

    Çoğu kez “Şeytani Arşetip stratejiler” diye adlandırdığımız batı diplomasisi, kronik yerindeliğini koruma refleksi olarak kendi diplomasi stratejisini “çarpışma-çatışma” temeline oturtmuştur.

    ***

    İngiliz Başbakanı Henry John Palmestron (1784-1865);”İngiltere’nin ebedi dostu ve düşmanı yoktur, değişmez çıkarları vardır” diye ünlenmiş sözüyle belirlemişti ülkesinin politikasını.

    İlk bakışta her ülke için geçerli bir ilke. Ancak kendi ülkenin çıkarları yani milli çıkarlar, diğer bir ülkenin/ülkelerin milli çıkarlarıyla birbirlerinin simetriği olmalı. Çok az bir farkla biri ötekine, öteki de bir diğerine üstünlük sağlayabilir. Buna ekonomi biliminde; “Karşılıklı Üstünlükler Teorisi” diyoruz. Yani karşılıklı üstünlük de bir başka simetri oluşturur.

    Doğal sarkaç az bir farkla sağa-sola kaysa da denge hali bozulmaz.

    ***

    Ancak, dünyanın enerji deposu olan Ortadoğu’da siyonist bir terör örgüt mantığıyla işleyecek olan Yahudi bir devleti kurma sürecini kıta Avrupa’sında, Hitler Kıyımıyla başlatan İngiliz diplomasisidir. Çoğu Yahudi olan 30 milyon insanı katleden Hitler’in mağlup olması kaçınılmazdı ve ardından mağduriyetlerinin giderilmesi amaçlı bir Yahudi devletinin kurulması gündemi oluşturacak, ancak bu devletin nerede kurulacağının sorgulanmasını gerektirecek bir karşı simetrik güç zaten olmayacak ve “Elbette ki mağlup olan ülkenin topraklarında…” söyleyecek bir rakip de olmayacaktı. Çünkü İngiltere’nin Ortadoğu ve Afrika sömürgeciliğindeki rakibi zaten mağlup Almanya’ydı.

    ***

    1946’da sürecin kilit anı geliyor ve Filistin’deki dönemin hegemon İngiliz yönetiminin merkezi olan Kudüs’te “King David Oteli”, İrgun teröristlerince dinamitlenmesi sağlanıyor. Bu bahaneyle sorun Birleşmiş Milletlere götürüyor. Önce formalite bir taktikle çekimser kalınsa da sonrasında İsrail devletinin kurulmasına karar veriliyor ve böylelikle Filistin topraklarının işgali ve insani kıyım süreci başlatılmış oluyor.

    Artık bundan sonra da bölgede belirgin bir üstünlükle klasik ABD stratejisinin hâkim olduğu dönem başlıyor.

    Ve Osmanlıdan sonra bölgede kurulan şirket türü ulus devletlerin başına getirdikleri CEO’ların yönetimleriyle, bölgede sıcak çatışmalarının sürekliliğini sağlamak için “şeytan üçgenleri” kuruluyor.

    Örneğin; “İran-Suriye-İsrail”, “İran-Irak-İsrail”, “S.Arabistan-Mısır-İsrail” gibi…

    Bu süreç aynı zamanda; insanlığın “karanlık-negatif-kötülük” yönünü oluşturan “şeytani” bir plandır, projedir ya da stratejidir.

    ***

    Bir başka “şeytani” plan örneği; 11 Eylül süreci.

    New-York’ta, Dünya Ticaret Merkezi iki kulenin temellerine özel dinamitler yerleştirmek suretiyle yerle bir ediliyor, ancak bu kısım işin görülmeyen yönü. Görünen yönü ise oldukça ilginç; yine kendilerine has yöntemleri devreye sokuyorlar. Özel yetenekleri olan gizli örgütlerini kullanarak, özel yöntemlerle, bir nevi “bilinçaltı kurgulama” yoluyla istenilen yöne ya da örgütsel şekle koydukları kişilerce kullanılan iki adet uçağı, her iki kuleye çarptırarak yıkımın böylece gerçekleştiği izlenimini veriliyor, üstelik içinde 6 bini aşkın kendi vatandaşı olduğu halde.

    Strateji; Irak merkezli işgal ve yeniden dizayn.

    Gerekçe; Kuveyt’in Saddam tarafından işgali.

    Amaç; İnsan hak ihlallerinin önlenmesi ve bölgeye demokrasinin getirilmesi.

    ***

    Siz buna ister “Bizans Oyunu” deyin, ister “Ali Cengiz Oyunu”, benim için tam bir “şeytani arşetip- plan stratejisi.”

    Bu durum doğal olarak “kozmik denge”nin tahterevallisini “asimetrik” bir uçurum farkıyla bozar.

    Ya da “Pozitif-İyilik Arşetipi”nin ihtişamına ne kadar dayanabilir?

    Bir tarafı yüksek düzeyde bir yaşam konformizmi, bir tarafı ise en düşük düzeyde sefalet ve ölüm çığlıkları.

    Bir tarafta kraliyet sofralarına günlük “Bursa Şeftalisi” bulundurmak için İngiliz Kraliyet Hava Yolları’na ait özel görevli uçak. Diğer bir tarafta ise -bir taşla iki kuş misali- “hamile kadınları öncelikle öldürün ki sürekli çoğalan isyankâr denizanaları doğmasın” mesajı veren, üstelik de kadın parlamento üyeleri.

    ***

    Yeniden doğu gelişim süreci başlıyor;

     

    Ancak, batının derin devlet patolojisinin artık oynayacak hiçbir “Bizans Oyunu” kalmadı. Çünkü

    Tüm bu oyunlarını Türkiye merkezli “oligarşik” devleti kullanarak gerçekleştiriyordu. Türk Parlamentosunda bütün taşeron partilerini kaybetmiş durumda. Sekiz kez mağlup olmuş, dokuzuncusuna hazırlanıyorlar. Halk da gerçekten manipülasyona ve demagojiye kanmayacak noktada siyasal bir bilince zor da olsa ulaşma eğiliminde.

    Kala kala ikinci Humeyni projesi olan “Fethullah Efendi” kaldı. Onun da bedduaları, “Rahmani Arşedip Katı”nda ne derece makbul görülür?

    ***

    Farkındaysanız, bütün bu bölgede kurtuluş, sadece batının bu devlet patolojisinin şeytani planlarından kurtuldukça oluyor. Almanya’nın; “ Aman Ruslar’a yaptırım boykot olmasın, batarız” feryatlarıyla Almanya-Rusya iş birliği de-şifre olmuş durumda. İsrail artık hiç beklemediği yenilgisini alacak ciddi kayıplar veriyor ve “azimli-ısrarlı ve çelik çekirdek” bir direnişle karşılaşıyor. Başa çıkamayacağı bir “gerilla ağı” alt yapısı oluşturan, yerel halk desteğini ve dünya kamuoyu karşısında da haklılığı kabul edilmiş bu direniş hareketine karşın İsrail, hem askeri, hem ekonomik, hem de diplomatik olarak Netenyahu iktidarı ve bu faşist yayılmacılığı destekleyen iç ve dış yapılarını kaybediyor. Tıpkı bir zamanlar ABD’nin Vietnam’da uğradığı yenilgiye benzer bir süreç.

    ***

    Türkiye’de gerçekleşen değişim ve temizliğin benzeri, İsrail’de yakında başlayacak ve “İsrail-S.Arabistan-Suriye” şeytan üçgeni de bozulmaya yüz tutacak. Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde sıcak ve devamlılık arz eden çatışmacı “soğuk savaş” konsepti devamlılığını yitirecek ve bölgede ABD ve İngiltere’nin kabul etmek zorunda kaldığı Türkiye’nin, Alman-Rus gizli iş birliğinin can simidi Kuzey Enerji Hattı tekelini kıracak “Güney Enerji Hattı-TAP,TANAP”ı kabul eden ve destekleyen tutumları devam edecek.

    İsrail böyleyken Rusya-Ukrayna krizi de çok ayrı değil. Onca gürültü-patırtıya rağmen petrol fiyatlarının yükselmeyişinin nedeni, Ortadoğu’daki şeytan üçgenlerinin çatışma konseptlerine destek veren Suudi monarşizmi ve ardıl ülkeleri, petrol arzı tekellerini bir bir yitiriyor da ondan.

    ***

    Buna karşın bölgede tek olumlu gelişme, Türkiye’nin, “Türkiye-Azerbaycan,-Türkmenistan ve Irak Kürt Yönetimi”yle yeni bir birlik oluşturma stratejisine ve enerji dengelerini Türkiye lehine değiştirecek bu birliğe, katılmaktan başka çaresi olmayan İran’ın da eklemlenmesi olacaktır.

    Peki, tüm bu gelişim dinamiklerini ülkemiz içinde; “İsrail’i boykot mu? Batarız” ya da bu durumdan hoşnut olmayan, kendi öz güvenini yitirmiş, kendi hükümetinin doğrularını göremeyen ya da “görmek istemeyen!” psikozuna sahip, bilerek- kasten de olmasa bu “şeytani planların”n safında yer alan, şahsım adına da ülkeleri için iyi niyetliklerinden şüphe duymadığım bir kısım vatandaşın “bilinç-hal” durumlarına ne demeli?

    ***

    Esas sorun burada ve cevabı pek kolay verilemeyecek bir soru. Ancak söyleyebileceğimiz ya da yapabileceğimiz özet tespit şu; Gelişmekte olan ülkelerdeki ve tabi ki Türkiye’de de soyal evrim şü minvalde gerçekleşmiştir. Entelektüel zeminde henüz yerini bulamamış olan “Modernite” ve “Post-Modern Düalizmi”n, yani sanayi devrimiyle yaşanan gelişim ve sonrası felsefe ile din bilimlerinde geliştirilen yöntem ve varoluşun iki karşıt ana prensiplerini barındıran öğretilerden, bir gelişim sürecinin ardışık basamakları olduğu düşünülecek olursa, ülkemizdeki siyasal, kültürel ve sosyolojik anomalinin, modernite ve post-modernizmle olan ilişkisinde aranmalıdır.

    Bu algılama biçimiyle egemen epistemolojisi, yani bilgi felsefesi, kendisini modernite sonrası post-modernite halinde gösterdiğini değil, imparatorluk imgesi ve sonrası “özerk-otokrat-derin devlet” niteliğine evrilmiş bir cumhuriyet türevinde kendini gösterdiğini görmemiz gerekir.

    Türk toplumu dünyadaki siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmelere eş-zamanlı olarak modernite sonrası post-modernite’yi değil, “apriori/önceki-Kemalizm” sonrası “Post-Kemalizm”i yaşamaktadır. Aslında post-modernite üzerine yapılacak olan tüm analizler, Türkiye’de egemen paradigmayı aşamayacak ve kamusal-resmi-yasal-akılsal bir toplum bilim ünitesi şeklinde, direkt yine bu “siyasal-ruhsal” ya da ruhbilimsel belirti dizgesini teşkil edecektir.

    ***

    Ancak doğal olarak bu dizge,” entropi kuramı-rast gelerlik/düzensizlik” gereği negatife, bozulmaya yüz tutması kaçınılmazdır ve toplum, kendi öz varlığıyla, dinamizmiyle örtüştükçe ve bağdaştıkça siyasal hezeyanlarından, psikotik tepkilerinden ve anomalik yakınmalarından uzaklaşabilecektir.

    Görülen odur ki, bu “transformasyon-değişim” süreci, ancak önümüzdeki on yılda tamamlanabilecektir.

     

    Hepinize iyi bayramlar, her ne kadar buruk olsa da…

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim