• BIST 82.248
  • Altın 147,416
  • Dolar 3,7690
  • Euro 4,0357

    Balyoz, Salyangoz ve “Entropi”

    14.10.2013 10:30
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Adamın biri pastaneye girer, bir pasta ister.

    Pasta gelir, sonra garsonu çağırır, pastayı iade eder ve bir meyve kokteyli ister.

    Kokteyli içer, parasını vermeden çıkmaya kalktığında pastaneci omzundan yakalar.

    Bizimki şaşkın şaşkın sorar:

    ***

    Ne istiyorsun benden?”

    Yanıt:

    İçtiğin kokteylin parasını”

    Ama kokteyle karşılık size pastayı verdim.”

    Onun parasını da ödemediniz.”

    Yemedim ki…!”

    ***

    Bu nüktede mantık oyunundan, yargı saptırılmasından yararlanılıyor.

    Saptırma, kurnaz müşterinin pastaya karşılık bir kokteyl içtiği savını ileri sürmesinde yatıyor.

    Adam pastayla kokteyl arasında, aslında var olmayan bir ilişkiyi, bir yargı ilişkisini kuruyor.

    Satıcı yönünden böyle bir ilişki yok, çünkü pasta da onun, kokteyl de.

    ***

    Yanlış toplumsal düşünce sistemlerinde de, tıptı kurnaz müşterinin yöntemine benzer, kendine özgü bir “iç yanılgı mantığı” gelişir.

    Eh, işler öteden beri böyle olageldi” kurnazlığı…

    Ancak bu kurnazlık artık paye vermiyor ve kafa tembelliğinin ürettiği “zihinsel geviş getirme”nin bir kanıtı sayılıyor artık.

    Doğru olmayan düşüncelerden kurulu bir sistemin “iç mantığını”, yansıtmalı/paranoid bir düşün oyunlarıyla ne kadar daha korunabilir?

    ***

    Evrimin kurallarından biri de yanlış düşünce sistemlerinin, insan yazgısını üstlenecek yeni düşünsel yöntemler geliştirilmedikçe yürürlükte kalmasıdır.

    Ancak insanlar ve makineler veyahut açık sistemler ölümlüdür.”

    Bir canlı can çekişirken, yaşamsal fonksiyonları, bedensel ve ruhsal işlevlerin durmasına karşı kendini güçlü çırpınmalarla, “ölüm çırpınışlarıyla” korumaya çalışır.

    Bunun gibi toplum da “kendince” yanlış düşünce sistemlerine karşı kendini, yürürlükteki sistem parametrelerinin etkisinde “reformcu” ya da “çağdaş” gözüken ya da kabul edilen mevcut düşünce sistemleriyle korumaktadır.

    ***

    Ancak yakından bakıldığında, yapılan işin ya da savunmanın kendilerini kabul ettiremeyen tembel kafalı insan yığınlarının kısırlaştırdığı eski mi eski düşünceleri tekrar canlandırmak üzere girişilmiş umutsuz çabalardan başka bir şey olmadığı görülmektedir.

    ***

    Direnme boşunadır; çünkü basit olarak bir şeyin herhangi bir durumda bulunabilme olasılığı, her zaman, her şey için birden küçüktür, yani negatiftir.

    Böylelikle kapalı bir sistem olan evrenin “entropi”si de sürekli olarak çoğalmaktadır.

    Bu da demektir ki; herhangi bir durumda bulunabilme olasılığı zayıflayarak artmaktadır. Böylece evren, olasılığı en az olan bir durumdan, olasılığı en yüksek olan bir duruma doğru sürekli bir akış içinde bulunmaktadır.

    Kısacası evrene, “yok” olma eğilimi hakimdir.

    ***

    Ancak kendileri birer kapalı sistem olmayan “insanlar”, “düşünceleri” ve ürettikleri “sistemler” ya da “teknoloji”leri bunun tam tersine bir davranış gösterebilmektedirler. Kendilerinin yok olmasına ve sistemlerinin çökmesine karşı direnebiliyorlar.

    Ancak kendileri de bu evrenin bir parçasıdırlar, geçici ve bölgesel olmak zorundadırlar.

    Yani belli bir süre direnebilirler ama sonunda “genel entropi akışı”na uymak, teslim olmak ya da “yok” olmak zorundadırlar.

    ***

    Sonuç olarak evren, sürekli olarak bir düzensizliğe doğru sürüklenmektedir. Çünkü en düzenli durum, olasılığı en az olan; en düzensiz durum ise, olasılığı en yüksek olan durumdur.

    Bu bir “varoluş ilkesi”, ya da diyalektiğidir.

    Bu dinamiği tersine çeviremezsin, kendi ırkını koruma bahanesiyle “and” içerek de çeviremezsin, bir kimsenin “ana dili”ni konuşmasını ya da öğrenmesini yasaklasan da çeviremezsin.

    Ya da klavyenden “üç harfi” söküp atsan da çeviremezsin.

    ***

    Dünkü Taka Gazetesi’nin dördüncü sayfasını kaplayan boydan boya bir ilan vardı.

    Şehrimizin bir milletvekiline ait seçim ilanı:

    Büyük Türk Milleti, Aziz Trabzonlu Hemşerilerim, bu paket demokrasi paketi değil, Türklüğün idam fermanı!” şeklinde.

    ***

    Bu tür hamasi nutuklarla bir müddet kazanabilirsiniz, hatta pastane sahibini bir süre kandırıp, kokteyl içer, salyangoz yiyebilirsiniz.

    Ancak bunu sürekli yapamazsınız, yapmaya kalktığınızda da sistemi çökertirsiniz.

    Nasıl mı?

    Türküm, doğruyum, çalışkanım” ama;

    Dünya sıralamasında da seksen altıncı sıradayım.”

    ***

    Hoş ve anlamlı bulduğum bir fıkra:

    Baron’un hanımı doğum yapmak üzere. Doktor çağrılır.

    Doktor henüz doğum saatinin gelmediğini söyler ve barona, zaman geçirmek için yan odada kağıt oynamayı önerir.

    Bir süre sonra doğum odasından kadının Fransızca sesi duyulur:

    Tanrım, çok acı çekiyorum!”

    Kocası -artık doğum anı geldi- düşüncesiyle oyunu bırakıp kalkmaya yeltendiğinde, doktor istifini bozmaz:

    Boş ver, henüz önemli bir şey yok, oyuna devam edelim.”

    Az sonra kadın yeniden, bu kez Almanca inlemeye başlar:

    Ah, oh, aman, ölüyorum!”

    Koca yine heyecanlanır, ancak doktor yine istifini bozmaz ve oyuna devam ederler.

    Aradan bir süre daha geçer ve kadın bu sefer ana dilinde, Yahudice inler.

    Doktor elindeki kâğıtları atar:

    İşte doğum anı geldi

    ***

    Ana dil budur işte…

    Doktor, kadının ana dili dışındaki tepkisel yakınmalarında yapay bir yan seziyor. Kadın kibarlık dili Fransızcayı, ardından Almancayı bir yana atıp kadın olarak ana dilinde inlemeye, ahlamaya, ohlamaya başlayınca doktor, doğum anının geldiğini anlıyor.

    Zira görülen eğitim-öğretim ne olursa olsun sonunda kişinin “doğal” yanı ağır basar.

    ***

    Kişinin bu “doğal hal”ini yaşaması, ana dilini konuşması veya öğrenmesi, “genel entropi akışı”nda bir eksilmeye ya da artışa neden olmaz. Aksine “doğal bir denge” söz konusudur.

    Tersi uygulamalar ise entropi’nin yani düzensizliğin hızını artırır ve kaotik ortamları hazırlar.

    Ancak, doktor reçetesini o bölgede ya da ülkede resmi dil neyse o dilde yazar, yazmalı ya da yazmak zorunda.”

    Bu durumun tersi uygulamaları da aynı etkiyi gösterir; “kamu düzeni bütünselliğinin korunması acısından.”

    ***

    Ailemizle bayramda seyranda bir araya geldiğimizde, her nerede olursak olalım, o doğallık kendiliğinden devreye girer ve “Rumca” sohbetler başlar. Bu “doğal hal”e kim engel olabilir ki?

    Bu hal, hangi iktisadi, sosyal ve siyasi yapıya zararı dokunur?

    Ya da mevcut “hal”i yasaklama hangi yapıyı güçlendirir?

    O halde “…ölüm fermanı” diye kopartılmak istenen fırtınanın neyi, neleri tahrip edeceğinin hesabı- kitabı yapılmalı ve öyle konuşulmalı artık.

    ***

    Hafızamdan silemediğim ve silinecek gibi de olmayan bir askerlik anım var.

    Adeda bir esir kampını andıran ve “acemi birliği” denen eğitim kıta’sında, doğduğum köyden olan ve benden daha sonra birliğe katılan iki arkadaşımın, birbirleriyle “Rumca” konuşmaları gerekçesiyle takım çavuşundan yedikleri dayağı, kaş göz morarmış bir vaziyette bana anlattıklarında, (hem de yine Rumca kelimelerle: “ …har de naftamen?”/ “ …ne yapacağız şimdi?” anlamında) o durumda bile, o travmaya rağmen “vatana görev” olgusunu sorgulamak gibi bir hisse kapılmadık bile.

    ***

    Suçlu takım çavuşu değildi elbette. Amerikan yapımı “Türk Postallarla”, yine kendilerinin ürettikleri yapay korkuların ve ideolojilerin üzerine basıp geçtiler ve her seferinde ezilen biz, ağlayan da analarımız oldu.

    ***

    Victor Hugo’nun Harmani adlı yapıtındaki haydut, İspanya kralı I.Charles’a karşı yapılmış bir suikaste karışmış. Ancak yakalanıp güçlü düşmanının eline düşer.

    Böyle bir suçun cezasını biliyor, kellesi koparılacak.

    Ölüme giderken bile bir İspanyol soylusu olarak tüm haklarına saygı gösterilmesini ister ve son sözünü söyler:

    Örtülü düşmek önünde Ey Kral, başlarımızın hakkı elbette..”

    ***

    Geniş kapsamlı bir mizahtır bu, ancak gülmüyoruz, nedeni de suçlunun duruma aldırmazlığı, ölümden korkmama haliyle karşısındaki düşmanına “kelle alma” keyfini yaşatmamak için son anında bile inatla benliğini koruma pahasına her türlü koşullara karşın direnebilen suçlu kimseye duyulan hayranlık.

    Oysa idama giderken soğuk almaktan korkan ve başındaki örtünün düşmemesini isteyen bir serseriye ağız dolusu gülmemiz gerekirdi.

    ***

    Boşuna direnmeyin ve sökülen rütbelerinize ya da beyninizdeki o “ideolojiyi” koruyan yaldızlı kasketlerinizin indirilmesine üzülmeyin.

    Medeni bir “cesaret” gösterin, “doğal yasaların” karşısında eğilerek.

    Ve “darbe yasalarının” gelip geçici olduğuna inanarak.

    En azından Harmani’deki hayduttan daha şanslısınız, sadece kasketiniz ayrılıyor başınızdan, başınız bedeninizden değil.

    ***

    Zira “pastaneci” işin farkında, adamı ensesinden yakalıyor.

    Pasta da benim, kokteyl de”

    İyi bayramlar…

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim