• BIST 89.695
  • Altın 145,860
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258

    Asansör

    12.09.2014 09:14
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    İstanbul’un Şişli semtinde, yıkılan Ali Sami Yen Stadyumun arazisinde inşası devam eden Torunlar Gayri-Menkul Ortaklığı’na ait “gökdelen” tarzı çok katlı inşaatta meydana gelen asansör faciasında on işçi hayatını kaybetti.

    Star Gazetesinin manşeti “Mevzuatsız Asansör” şeklindeydi.

    İş güvenliği ile ilgili yasal düzenlemelerin yanı sıra “sigorta” yöntemlerinin vasat formalitelerden ibaret olduğu eleştirileri yazılı ve görsel medyanın konusuydu.

    ***

    İlk asansör, ABD’li Mimar Elisha Graves Otis tarafından yapıldı ve 23 Mart 1857 günü, New York’un Broadway semtinde bir iş merkezi olan beş katlı bir binaya takıldı.

    Yüksek hızlı asansörlerin bulunması, ABD’de şehircilik ve mimarinin yeni boyutlar kazanmasına neden oldu. O güne değin, yatay olarak büyüyen kentler, dikey olarak büyümeye başladılar. Başta New York olmak üzere birçok kentte çok katlı binalar hızla çoğaldı ve ardından tüm gelişmiş ülkeler dünyasına yayıldı. Teknik olarak çok uzun yıllar önce düşünülen gökdelenler, yüksek hızlı asansörün bulunuşuyla hayata geçirildi.

    ***

    Ama kent kurma ya da kentsel dönüşüm projeleri, sadece bina yıkıp yerine yine bina yapmak ya da gökdelen dikmek değildir.

    Bu acıdan batı yükseklik tarzı ya da imajı doğru değildir. Ortaçağ kentinin “yatay boyut-dinsel” yüksekliği kutsaldı, hem fiziksel hem de manevi bir yönelimdi. Dikey boyutun kutsallığı, kolayca ulaşılabilir hale getirilerek kirletilmiştir. “Gökdelen” tarzı tasarımlar, “zamana-mekân” kavramlarını işleten doğal yasalara karşı bir “başkaldırı”dır.

    Dikey boyutta yükselme inadı, “güç” ve “para” egemenliği için dizayn edilen kentteki izdüşümleri, hayatın kontrolünü ele geçirmeye çalışmak şeklinde, adeta “tanrılaşma” paradoksu şeklinde tezahür edecektir.

    ***

    Gökdelen-yükseklik”; “nötr” olmaya çalışmak demektir. Oysa bu uğraş “Tabiat-Kainat” oluşumuyla ilgili doğal yasalara ters düşer. Ne pozitif, ne de negatif olmaya inatla çalışmaktır. Yani, "yüksüz-etkisiz” bir “dünya-mekân” yaratmaya soyunmaktır. Bu da mümkün değildir, “İnsan”ın yaratılış amacı da bu değildir.

    Ancak bu paradoks, kişiyi-bireyi, “suya sabuna dokunmayan sorumsuz bir birey”e dönüştürür. Bu anlamda “nötr” mekanların tasarlanması başkalarına hükmetme ve boyun eğdirme eyleminden başka bir anlam taşımamaktadır.

    Ayrıca büyük apartman ve gökdelen tarzı yapıların “komşuluk duygularını, yardımsever dostluk ilişkilerini ve uygarlık onurunun ve görevinin temelleri olan mütevazı ortak ilgi ve değerlerini” yok ettiğini ve bireyi, hayattan tümüyle kaçmak gibi bir karşıt-çelişkiye itmiştir.

    Güç ve para itkisinin oluşturduğu bu kaçış sonucu kentte oluşan kenar mahalleler ve gecekondular. Ve bu mekânlarda kentin zayıflatıcı “etki”sinden “etkilenen” kırsal kökenli yoksul geniş halk kitleleri.

    Güç ve para” egemenliği için dizayn edilen kentin izdüşümleri, hayatın kontrolünü ele geçirmeye çalışan “seçkin-azınlık” bir sınıfı, öte yandan hayattan tümüyle kaçmak gibi bir paradoksa kayan “yoksul-çoğunluk” bir sınıfın doğmasına neden olmuştur. Bu modern toplumdaki ikiliğin de ilk belirtilerinden biriydi.

    ***

    Bu konuda H.Tonka, “Sınıf Kavgasını Kentlileştirmek” adlı yapıtında; “Sağlam bir yapı kurmak için aydınlara hiç gerek yoktur, bize gereken kapital ve istek. Dolayısıyla verimlilik çerçevesinde özgür bırakılacak olan mimardır. Zaten tehlikeli biri de değildir mimar…” der.

    Ancak “çıkar” veyahut “kar” için tasarlanan kent inşasında kullanılan mimar veyahut tasarımcılar “kurban” edilmektedir.

    O zaman “tasarımcı beyinler”e hiç de iyi gözle bakmayan başka bir “egemen –siyasal” erkle burun buruna gelmeyecek miyiz?

    ***

    E. Graves Otis, asansörü gökdelen inşası için icat etmedi.

    Tıpkı Einstein gibi, atomu parçalamak suretiyle elde edilecek enerjiyi, barışçıl amaçlarla insanlığa hizmet yönüyle kullanılabilir bir icattı onunki. Belki de bilemezdi, daha sonra insanı yok edecek “atom” ve “hidrojen” bombalarına dönüşeceğini…

    Her halükarda zarar gören, hatta yaşamlarını yitiren yine “yoksullar” olacaktır.

    ***

    Bu anlamda kentleşmeye eleştirel bir yaklaşımda bulunan Fransız mimar ve kent tasarımcısı Le Corbusier(1887-1965) “Kentleşmek, para harcamak değil, para kazanmaktır” diyor ve ekliyor; “Yeni kentleşme anlayışı, insanlar birer ‘makine’, konutlar ise ‘oturma makineleridir.”

    ***

    Dünya, “zaman-mekân” acısından insani boyutların dikkate alındığı “bahçe-şehir” planlamasına göre tasarlanmıştır.

    Bir dünya tasarımcısı olan Mimar Sinan’ı, bir zaman makinesiyle günümüze getirme imkânı olsaydı ve kendisine modern(!) bir gökdelen gösterilseydi, eminim ki onu, tümüyle ve rahatsız edici bir şekilde “dinsizlik” olarak görürdü.

    ***

    Trabzon Belediyesi’nin iki katlı eski hizmet binası, ya da Yenicuma Mahallesindeki Rumlardan kalma taş bina “Nemlioğlu Konağı”na bir bakın; “yatay boyut” asilliği ve kutsallığı hâkim.

    Bir de ’80 li yıllarda yapılan tali binalarıyla yeni “Hükümet Konağı” mezbelesine, ya da Boztepe’nin o doğal ihtişamını darumar eden “rezidans” türü yapılaşma rezaletine bir bakın; “beton-demir” yığını karmaşası ile kaotik bir örgütlenme hakim.

    ***

    Velhasıl; “asansör” hem taşıyor, insana hizmet ediyor, hem de “gerektiğinde” öldürebiliyor. O halde sorun, sadece “mevzuat” ya da “güvenlik” boyutuyla izah edilebilecek bir konu değildir.

    Günümüzde, elektrik-elektronik ya da bilgisayar teknolojisinin sağladığı kolaylıklarıyla, konuyu daha derinlemesine ve geniş olarak ele alan “insan-bilim”, çok asal bir ayrılık saptamış; “karmaşıklık” ve “örgütlenme biçimi”.

    ***

    Varılan yargı çok yalın: “Kentleşme çarpık”, çünkü içimizdeki ruhsal ve biyolojik örgütlenmeyi doğal yaratılış ilkelerinden saptırıyoruz ve bize yutturulan “modernlik-çağdaşlık” gibi masallarla “zaman-mekân” kutsallığını ters-düz ederek uzaya gökdelen dikmek suretiyle “Tabiat-Kâinat” oluşumuna kafa tutuyoruz.

    Dolayısıyla “dış örgütlenme” de bunu, yani “iç örgütlenme”deki karmaşayı, özellikle de “zihinsel” karmaşayı yansıtacaktır.

    Daha açık bir deyimle, ruh ve beden bütünselliğinde oluşan “hücresel örgütlenme”, tıpkısını yaşadığı ortamda, özellikle de kentte belli yasalara ayak uydurduğu, uydurması gerektiği, ya da aynısının şekilleneceği “zihinsel” bir yapı oluşturacağı kaçınılmaz olacaktır.

    ***

    Bu gün, insan ilişkilerinin ayrışmaya başladığı bir dünyada yaşıyoruz.

    Akıl bedenin, düşünce maddenin, birey topluluğun, kent kuşakları kentlerin, kentler kırsal kesimin, insanlık ise “vahşi ve yola getirilmesi güç” olarak görülen doğanın karşısında yer alıyor.

    Kentleşmek de dâhil, tüm zorluklara katlanmanın, hem de farklılıklara tanık olmanın değeri; bireyin dünyaya açılarak yavaş yavaş uyumunu bulması ve dengesini nasıl koruyacağını öğrenmesine bağlı.

    Yani; “faziletli” ve “dengeli” olmak.

    Bu durumda kent, odaklanmış bir yaşama nasıl varılacağını öğreten bir “okul” olmak zorundadır.

    Gökdelen” ve “gecekondu” mezbelesi değil.

    ***

    Evet, dün11 Eylül saldırı(!)larının yıldönümüydü. İnsanoğlundan “tanrı” olursa bu kadar olur işte.

    Kendi yarattığı “frankeyştan”larla başı dertte ve onları yok etmeye çalışıyor şimdi.

    Bu “gökdelen” için de geçerli, “El Kaide” için de, “Işid” içinde…                                                               

     

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim