• BIST 109.156
  • Altın 153,130
  • Dolar 3,8173
  • Euro 4,5053

    Akil “Güvenlik Merkezi”, Bahçeli ve “Karacaahmet”

    14.05.2013 20:23
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

     

                 

     

     

     Kötü titreşimler“virüs” gibi bulaşıcıdır.

                   “Öfke”,  “gücenme”  ya da “korku”yla  girdiğiniz her ilişki, kurtulmak istediğiniz bağımlılıkları biraz  daha  güçlendirir.

                                                                                ***

                   Şu öyküyü bilenleriniz vardır mutlaka:

     

                   “Adam arkadaşına bağırır, arkadaşı evine gider ve karısıyla kavga eder, kadın ise buna karşılık yapacağı belki de tek şey,  çocuğun kıçına bir şamar atmak, çocuğun tepkisi ise,  kediyi tekmelemek olur.”

                    Şimdi bunu tersine çevirelim; çünkü “iyi titreşimler” de bulaşıcıdır.

     

                    “Arkadaşına iltifat eden adam olalım; arkadaşımız bu sefer eve gittiğinde karısını öpsün, karısı da çocuğa öylesine bir ‘sevgi’ göstersin ki, çocuk söylenmeden gidip kediye süt versin.”

                                                                                ***

                    Birincisi düşük düzeyde çalışan bilincin kendi güvenliğini amaçlayan “güç merkezi” gösterisidir.

                     İkincisi ise,  yüksek düzeyde çalışan bilincin herhangi bir güvenliğe gerek duymadan, kendini ve herkesi “koşulsuz kabul” sistematiğiyle çalışan “sevgi merkezi” gösterisidir.

                                                                                  ***

                     “Güvenlik Merkezi”nden kastım anlaşılmıştır sanırım.

                     Yoksa devlet örgütlerinde kurulan, Örneğin;  ABD’de CIA ile uyumlu çalışan  “Ulusal Güvenlik Konseyi”,  ya da Türkiye’de cumhuriyet dönemi boyunca,  MİT ayrı havadan, kendisi ayrı zurnadan çalan “Milli Güvenlik Konseyi”ne benzer kurumlar değil elbette.

                                                                                  ***

                    Söz konusu olan;  “edişe, korku, öfke” ve buna benzer duygu yüklü birikimlerin, “kişilik-aidiyet” yapısı üzerine acımasızca yüklenme sonucu,  düşük düzeyde çalışan bilincin kendi aidiyetini güvence altına almak için bilinçaltında geliştirdiği “güvenlik merkezi”dir.

                    İşte bu merkeze inmek ve bulaşıcı kötü titreşimleri,  öykünün ikinci örneğinde olduğu gibi, “sevgi merkezli” iyi titreşimlere çevirmek ya da dönüştürmek dünyanın en zor işi olsa gerek.

                                                                                  ***

                      Çünkü  “insan beyni” mekanik bir bilgisayar değil ki, yeni bir “format” yüklenildiğinde iş bitsin.

                      Ya da bir grup “akil insanı”,  iki ay veya bir yıl süreyle,  dağ, bayır, köy, kasaba, il il dolaştırıp, problemli oldukları düşünülen kişiliklerce bir “öğütler hitabesi”inden öteye geçmeyen konferanslar  yoluyla mevcut zihinsel yapıyı değiştirip (iyi niyetli olsalar bile) elde edilmek istenen “adaptasyon” sağlanabilsin.

                                                                                    ***

                    “Bu koşullar altında akil insanlar yöntemi, trafik kazası geçirip omurgası kırık bir halde sokağın ortasında yatan arkadaşını gören iyi niyetli komşu gibidir. Hastaneye götürmek için kucağına aldığında kırık omurga, siniri ezebilir ve arkadaşı bir daha yürüyemeyecek duruma gelebilir.”

                    Böylece yardım etmeye çalışırken, cehaleti yüzünden arkadaşına zarar vermiş olur.

                                                                               ***

                    Değiştirilmek istenen bilinçaltını parçalamak, “ülkeyi parçalamak” şeklinde formatlandı zaten.

                    Ve Orhan Gencebay’ın “batsın bu dünya”sı, değiştirilmek istenen formattır aynı zamanda.

                    Geleneksel yapının gustosunu okşayıcı özelliklere sahip oldukları içindir ki, bu gruba seçilen “beyaz perde” ve diğer “sahne sanatçıları” da hakeza aynı.

                                                                                ***

                    Öte yandan, Etyen Mahcupyan  veya Yücel Sayman gibi şahsiyetlere gösterilen tepki;  “onu benimsemeye hazır  olmayan bir dünyada ortaya çıktığı her türlü zamansız bilginin açıklı yazgısıdır.”

                   Programlanmış içsel kalıp hazır;  “İşte akil adam listesindeki hain ermeni!”

                   Neden?

                   Çünkü  “diğerlerini, kendi güvenliğinizi tehdit ettikleri için savaşılacak nesneler olarak görürsünüz.”

                                                                               ***

                   “Güvenlik Merkezi” formatınızın düzeyi, sizinle başka insanlar arasında “büyük mesafeler”  yarattığı için “diğerlerini”  sevemezsiniz.

                   Ve zihninizi  “güvenlik sorunu”yla  sürekli meşgul ettiğinizde, kendinizi başkalarıyla özne-nesne ilişkisine tutsak etmiş olursunuz.

                   Bu tutsaklık ise, korkularımızı daha da artırır, ürkek yapar, algılayışımızı kısıtlar, gerilime girmemize neden olur  ve  enerjimizi tüketir.

                                                                                ***

                   Yapılacak olan tek şey, endişe, korku ve öfke gibi “bağımlılıklarımızı”,  “tercihlere”  çevirip, bilinç perdemizden silmek. 

                   Ve bilinç, korkunun yerini aldığında çok daha güvencede oluruz.

                   Bu da “özgürlüğün başlangıcıdır.”

                   Bunu başaracak olan da, “birey”in kendisidir.

                                                                                    ***

                   Ancak bireye bu fırsatı tanıma niteliğindeki bir “barış”ın sağlanması, parlamento düzeyinde ortak bir uzlaşıyla gerçekleştirilebilseydi, akil insanlara da zahmet buyrulmazdı.

                   Sevimli ve sevgili Kılıçdaroğlu’nun,  “Jurassic park”ta dolaşan dinozorları şaşkınca seyreden ve  bir an önce bu cehennemden kurtulma  yollarını arayan  “topal ördek-lame duck  gibi,  “endişeli” ve  biraz da  “tedirgin”  olma halini anlayışla karşılamak mümkün.

                   (“Lame duck”  terimi batı diplomasisinde, emekli olmak üzere olan yönetici/lider ya da yerine gelecek olan kişiye vekâlet edene atfen kullanılır.  Küçümseyici  ya da başkaca bir anlam içermez)

                                                                                  ***

                   Ancak  Devlet-i Aliye’mizin  “müzmin bekârı”  Sayın Bahçeli’nin bu şiddet  ve celali neden?

                   Sorun  “parçalanma ve bölünme” ise eğer, bu durum  “iktidar olma”  şansını azami ölçüde yükseltir,  eski defterlerin eski hesaplarına göre.

                   Ama bu süreci sadece Türkiye topraklarında konuşlanan bir örgütün çekilmesi diye yorumlayan eski tip devlet kadrolarının  “ev hesapları”,  pek de “çarşı hesabına”  uymuyor, eskisi gibi.

                   Sorunun  bu yönü, daha derin bir analiz ister ve  başka bir yazının konusu.

                                                                                   ***

                   Konunun  özünü  teşkil eden yazımızın öyküsüne dönersek, “sabah işine giderken kendisini kapı önünde bir öpücükle uğurlayan ve akşam iş dönüşü aynısını tekrarlayan bir eşi, sevebileceği bir çocuğu ve sevimli bir kedisi olmayan birinin, etrafına  ‘iyi titreşimler’ sunma  şansı nasıl olabilir ki?”

                   Biriken cinsel enerjinin, ağız yoluyla “bağırıp-çağırma” şeklinde “de-şarj”  edilmesi, ses kısıklığının yanında, etrafa  “negatif enerji” yaymasına da yol acar.

                   Jean Poul Satr, şu  tespitiyle konuya farklı bir boyut kazandırmıştı vaktiyle:

                   “Her erkeğin yapabileceği her hatanın, cinsel bir dinamiği vardır.”

                   Parti kongrelerini yıllardır silip süpüren Sayın Bahçeli’ye bu saatten sonra da, bir izdivaç’ın pek mümkün görülmediği aşikârdır.

                                                                           ***

                   Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa’ya;  75’lik bir beyin, 25 yaşındaki bir bayanla evlenmek isteğinden söz etmişler.

                   Paşa;

                   “Ahmet müsaade etmez”  demiş,

                   Sormuşlar:

                   “Hangi Ahmet Paşam”,  diye?

                   Paşanın cevabı:

                   “Karacaahmet...”

                                                                                ***

                   Hey gidi mutlu yoksullar!

                   Bir zenginin cennete girmesinin, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zor olacağı konusunda, üstelik de Karacaahmet”in bile  “vize”  vermediği  niteliksiz ve donanımsız  kadrolar da kullanılarak,  “boyun eğici ve akıl dışı önyargılarla” uyarılan ve kandırılan yoksullar.

                   Çağdaş insancıklarımızın onca övdükleri  “muasır medeniyet uygarlığı”,   yoksul  ama umutlarıyla  yaşayan  bu yoksul  insanlara, öbür dünyada  ödüller vaat ederek, “sömürü mekanizmalarını” da meşrulaştırıp,  bu dünyada  uyutma  yöntemlerini  kullandırmayla, yeryüzü nimetlerine  hiç  utanmadan,  sıkılmadan el koyma olanağı vermiştir.

                                                                               ***    

                   Ancak buna karşın, yaşamın hücrelerine  “oksijen” veren nitelikte ve İnsanın bir kaşını yukarıya kaldıracak ölçüde söylenen derin anlamlı sözler vardır.

                   İşte bunlardan biri;

                   Alman asıllı Çekoslovak yazar, şair Rainer Maria Rilke’ye ait:

     

                   “Kötü olan her şey ‘sevgi’ye muhtaçtır."

     

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    dom dom
    16 Mayıs 2013 Perşembe 13:39
    sevgi
    bizim en büyük potansiyelimiz içimizdeki insan sevgisi kimi zaman başımıza dert açıyor kimi zamansa bizim en büyük hazinemiz ama zoraki kabuk değiştirme politikalrı bizi farklı kişiler yapıyor. Zaman icinde bizi avrupalı olduğumuza inandırmaya calıştılar, bazen orta asyalı olduğumuza bazende arap olduğumuza, insan kendi kendine yeten bir varklık böyle bir etikete ihtiyacı yok yada ne işe yarar bu kimlikler o da bilinmez.. hayat felsefesi pozitif olan bir insan bir çok şeyin üstesinden gelebilir.
    193.110.85.45
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim