• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019

    Ağlayan Adalet ,

    24.09.2011 09:52
    Hayri YILDIZ / yazar

    Hayri YILDIZ / yazar

    Yeni Demokrasiyi Bekliyor

     

    Adalet diye bir şey yoktur, adalet için mücadele etmek vardır.” Diyor Chandal Mouffe. Ve ekliyor, “Bu durum demokrasi için de geçerlidir.”

        Çok haklı, demokrasi ve adalet uğruna verilecek mücadele, güçlü bir toplumsal/siyasal irade ile sürdürülürse nihai sonuçlara ulaşılır ancak, demeye getiriyor.

         Koskoca bir yüzyıl, “ittihatçı zihniyet”i anayasal bir sisteme dönüştüren çetelerin binlerce, on binlerce vatandaşın katledilmesi ve onca kaynağın heba olması sonucu tam bir fiyaskoyla bitti.

         İçimizde ve bölgemizde yaşanılan tüm bu olumsuzlukların,  karmaşa ve çatışmaların nedenini dış dünyada-dış düşmanlarda aramak, olayları, modası çoktan geçmiş orta çağ mantığıyla değerlendirmekten başka bir şey değildir. Bu tür çağ dışı kriterlerin ölçü alınmasının ne bir anlamı var, ne de bir faydası.

         Yıllarımız,  ithal edilerek oluşturulan hukuk mantığıyla ve darbe anayasaları ile ya da başkalarının kendileri için yaptıkları yasaları kopya ederek kendi bünyemize uydurma çabaları ile geçti.

         İşte size şapka çıkartacak bir söz; “Yeni bir hayat yaratmak güçtür, acılıdır ve uzun sürer. Kolaydır ve kısa sürer başkalarının yarattığı hayatı seçmek.” Der Bernard Şhaw.

         Ve bu hayatı yaratmanın bir şekilde bir bedeli ve bir sistematiği vardır.

         Kendi biyolojik oluşumumuzdan pay biçelim.      

         İnsan bünyesinde var olan sistematiğin işleyişinde, hücre çoğalmalarında, bölünmelerinde olası hataları “bağışıklık sistemi” yakalıyor ve düzeltiyor, ya da yok ediyor. Aksi durumlarda Allah korusun, tümör, kanser ve buna benzer telafisi mümkün olmayan musibetlerle karşılaşırız.

         Bir toplumun, ülkenin bağışıklık sistemi de, “demokratik anayasasıdır.” Eğer böyle bir güvenceden yoksunsanız ve yıllarca güvenlik güçlerinin kendi halkına ateş etmesi ve kendi topraklarını bombalaması durumuyla karşılaştıysanız, kendi kendinizi yok etme “otofaji”siyle karşı karşıyasınız demektir. Tıpkı bir virüsün bir organa ateş etmesi ve onu yok etmeye çalışması gibi.

         O halde kendi iç bünyemizdeki “virüs”leri temizlemeden yeni bir anayasayı ve yeni bir hayatı yaratamayız.

         14 Temmuz Silvan’da, 16 Ağustos Çukurca’da, 4 Eylül Dersim’de ve 11 Eylül Şemdinli’deki saldırılarda ölen onlarca “vatandaş”lar.

        Akabinde Kumrular Sokağı ve Siirt cinayetleri, Van’dan İstanbul’a mahküm taşıyan kapalı cezaevi nakil aracının “teknik bir arıza” sonucunda yanması ve beş  mahkümün ölmesi, siyasi bir manevra alanı olan “Kıbrıs” ve “Doğu Akdeniz” gazının bölge ateşini yükseltmesi ve Türkiye’yi de yakından etkileyen Ortadoğu ve diğer dünya sorunları.

        İçinde debelendiğimiz tüm bu tuzaklardan kurtulamıyorsak eğer, tüm bu kişileri ve oluşumları biliyorsak ve cezalandıramıyorsak,  elimizdeki mevcut yasalarla adalet mekanizmasını işletemiyor veya adaleti sağlayamıyorsak, karanlığı üreten ortaçağ devleti yerinde duruyor demektir.

       Elbette “yaşasın bağımsız Filistin” ya da “Somali Halkına neden yardım eli uzatılmıyor?

       Tamam  da, diri diri yanmış ve hüküm giymiş mahkumlar  başta olmak üzere, tüm toplum bireylerinin çan ve mal güvenliğini sağlamanın yolu, devleti bu karanlık ideolojilere sahip ve hakimiyetlerini sürdüren çetelerden temizlemek değil midir?

        Ama bu yasalarla ve bu hukuk yapısıyla olmadığı, olamayacağı aşikâr.

        Ve ADALET!

       Gerçek adalet, bir kişiyi belli bir yasayı çiğnemeye iten özel durum ve koşulları göz önünde bulunduran adalettir.

       Gerçek adalet, uygulamakta olduğu yasayı bile yargılayan adalettir.

        Mevcut yasalar şu veya bu duruma uyuyor mu? Ne zamandan kalmadır? Hangi durum ve koşullarda, kimin tarafından hazırlanmıştır? O yasayı doğuran durum ve koşullar değişmiş midir? Yasa varlığını bu gün artık var olmayan, varlık nedenlerini yitirmiş durum ve koşullara borçlu değil midir? Otuz, hatta elli yıllık bir yasayı ele alın. Bu süreç içinde, bu uzun zaman dilimi içinde bu alanda geniş bilgiler edinilmişse eğer, bir hukuk sistemi bu gelişim dinamiğini, evrimi göz önünde bulundurmuyorsa ADALET’in idam sehpasına çekilmesini kolaylaştıran bir yasayla karşı karşıyayız demektir.

          Çok değil, sadece bir örnek; Merhum Adnan Menderes ve arkadaşlarını ya da aynı nitelikteki idamları gerçekleştiren, “adaleti idam sehpasına götüren yasa” değil midir?

          Elli yıllık bir yasayla karşı karşıyaysanız, elli kez daha sakınımlı olmak gerekmez mi onu uygularken.  

          Ve burada asıl suçlu/suçlular yukarıda sadece birkaçını sıraladığımız kurbanlar değil, yaşayan canlının-insanın geçirdiği evrimlere ayak uyduramayan yasalar değil midir?

         Gizli bir yerden pusuya yatmış kurbanlarını öldürmek için ateş eden ve ele geçirilemeyen(hatta korunan) kişiyi/kişileri cezalandıracak hiçbir yasa yoktur yeryüzünde.

           Belki pusuya yatmış katilleri korumak için nöbet tutan(sağlı-sollu) zevata ulaşabilirsin. Ancak, ya o nöbet tutan zevat kimi koruduğunun, hatta nöbet tuttuğunun bile farkında değilse;

          İşte o zaman “adalet ağlar” ve geri çekilir.

         Tıpkı Hrant Dink’in eşinin ağladığı gibi.

         Tıpkı Muhsin Yazıcıoğlu’nun eşinin ağladığı gibi.

         Ve daha niceleri…    

         Birey olma ya da hukuk bilincinin gelişmediği toplumlarda, Hrant Dink’i ötekileştirmek ve hedef tahtası haline getirmek kolaydır.

         Kolaydır Hrant Dink’i öldürmek için kırsal alanlarda veya varoşlarda yaşayan ailelerin gencecik delikanlılardan “masum katil” yaratmak.

         Ama zordur bu toplumlarda gerçek katilleri bulmak,  cezalandırmak ve ADALET’i sağlamak.

        Çünkü katil, çalılıklar arkasına saklanmış, gizlenmiştir. Onu saklandığı yerden bulup adaletin karşısına çıkarma ve cezalandırma mekanizmaları kurulamamakta, işletilememekte veya engellenmektedir.

        Muhsin Yazıcıoğlu ne biliyordu da üstelik bildiğini tam da söyleyeceği anda feci bir 'kaza' sonucu öldü(rüldü).

        Ve nihayet ilk kez bir cumhurbaşkanı tarihi bir açıklama yaptı ve bu çalılıklar arkasına gizlenmiş karanlık çetelere bir mesaj gönderdi.

         Daha ne desin.

        Bu mehvalle anlaşılıyor ki; devletin kendine çeki düzen vermeye ve hukuk devletine doğru evrilmeye kararlı görülüyor. O halde geriye dönük aksaklıkların ve yanlışlıkların telafisinde, devletin bizatihi kendi hatalarından dolayı ve kendi yarattığı çağ dışı yasalara uymadıkları gerekçesiyle kural dışına çıkmış ya da suç işlemiş kişileri de tekrar topluma kazandırması gerekmez mi?

        O zaman bunun ön koşulu, olmazsa olmazı,  tutkulardan ve her türlü ideolojilerden arınmış bir  “hukuk mantığı” üzerinden yeni bir anayasanın hazırlanmasıdır.

        Yeni bir demokrasinin inşası temennisiyle sözü Aristo’ya verelim ve yazıyı bitirelim.

      “Hukuk, tutkudan arınmış mantıktır.”

    Yapılan yorumlardan Medya Trabzon sorumlu tutulamaz.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Medya Trabzon | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0462 321 10 75 | Faks : 0462 321 10 74 | Haber Yazılımı: CM Bilişim